Leyla AYYILDIZ

27/9/2006 - ANIMSAYAN VAR MI? - KELİMESİZ ANLAM

 

 

ANIMSAYAN VAR MI?


 

Leyla Ayyıldız'a sorulu mektubumdur….

 

Ne çok oldu yazmayalı! Demek ki bu süre içinde, keskin bir bıçak gibi yalnızlığı hissetmedim. Yalnızlığı yaşamak, yalnızlığı hissetmekten daha kolay.

Saat sabahın sekizi. İşyerim ile evimin arası yaklaşık 5 km. İstediğimde ve yol açıksa, 10 dakika gibi bir zamanda ulaşabiliyorum buraya. Demek ki, kalkıp hazırlanmayı da katarsak, uyandıktan sonra yarım saat içinde burada olabiliyorum. Geceleri çok geç yatıyorum. Yaşayamadığım günü gece içerisinde canlı kılmaya çalışarak geçiyor zaman. Kâh, kitapevinin pek de kimsenin uğramadığı raflarında bulduğum, yine pek de kimse tarafından satın alınmayan, öksüz kitapları evlat edinerek eve dönüp, salonun loş abajur ışığında okuyorum. Kâh, mutfakta, kimsenin girmediği o sessiz sığınakta, kendimi küçük masaya yatırıp, ince ince bütün yaralarıma bakıyorum: "kapanmışlar mı?" diye.

Geceyi, salonda geçirdiğim zamanlarda, turuncu koltukların üzerinde oturup, abajurdan yansıyan sahte, sıcak sarı bir ışık altında, yeni aldığım kitapları seviyorum önce. Sonra kokluyorum. Her bir sayfaya, her bir kelimeye, daha önce rastlanılmamış bir aşkta tesadüfen konaklamışcasına bakıyorum. Sonra yavaş, yavaş geceyi arkamda bırakıp o öykülerin içine doğru ilerliyorum. Kahramanlar dostum oluyor genellikle. Çoğu benim gibi 'kıyıdakilerden' oluşuyor. Onları kendime yakın hissediyorum. Mutfaktaki zaman dilimlerinin ise beni, sabaha kafein komasına sokacak kadar çok tüketilmiş boş kahve fincanları ve bir küllük dolusu izmarit eşliğinde kavuşturacağını, iyi ihtimalle; uykum halen var ise, kâbuslarla dolu düşman bir uykuya yolcu edeceğini de biliyorum.

Genellikle hep aynı kâbusları görüyorum. Tekdüze yaşamın sonucu olan aynı kâbusları. Hep savaşlar var rüyalarımda. Hep bir çocuğu bir yerlere saklama, onu kurtarma mücadelesi ile geçiyor bu karanlık. Hep sevgilimin beyazlığını, başka bir kadının sıcaklığına bulanmış görüyorum. Her defasında koşmaya çalıştıkça, bütün bir hayat ayaklarıma taş ağırlığında dolanıyor. Bağırmak istedikçe, sesim içime akıyor.

Ağlama ile inleme arasındaki sesler, vücudumdaki terle karışıyor. Bu boğuntu arasında araklıklarla uyanıyorum. Sonra yeniden kaldığım rüyanın içine dönüyorum. Nerden geldiğini bilmediğim, ama bana bir o kadar acı veren bir ezgi, aniden nesnelleşip tam şah damarıma saplanan bir kargıya dönüşüyor. "Ah işte sonunda ölüyorum!" diyorum. Ama sonra, şefkatli bir el saçlarımı okşuyor. Yumuşak bir sesle boğazımdaki kargı çıkıyor. "Uyan Mujgan uyan!". Uyanıyorum. Kâbuslarımda boğazıma düğümlenen hıçkırıklar serbest kalıyor. Gece böylece güne kavuşuyor: Yeniden, yeni intihar yöntemlerine dönüşüyor bütün nesneler. Bir lokma bile yutamadığım kahvaltıdaki çatallar, bıçaklar, banyodaki bornozun kuşağı, saç kurutma makinesinin kablosu, açıkta kalmış çamaşır makinesinin fişi… Diğerleri bir önceki deneme sonrası ortadan kaldırılmış: Haplar, ilaçlar, güvenlik kilidi takılmış gaz vanası düşünülürken, bunlar gözden kaçmış. Oysa ben, o zaman bunları düşünmemiştim bile. Kendimi, bir yük şilebinin altına atıp, pervanelerinde dünyayı dolaşmak istemiştim, ağır ağır. Onlar, benim kendimi yok etmek istediğimi düşünmüşlerdi. Ben ise sadece ait olduğumu düşündüğüm başka dünyalara parçalarımı dağıtmak istemiştim. Küçük küçük. Az az.

Suskunluğa tutkuyla bağlandım nicedir. Konuşmak gereksiz geliyor. Tanrının bile, yaratan kibrinden kurtulup, aracı da kullansa, konuşmaya bir şeyler söylemeye ihtiyacı vardı. Benim yok. Artık sadece susmak istiyorum. Daha önceleri de yaşadım bu suskunluğu. Bu seferki diğerlerinden farklı. Anılar bile içinde durduğu kutsal sandıktan ayıklanmış. Bir şey var, dilimin ucuna gelip bir türlü anlamlanamayan, sese dönüşemeyen bir şey. Bunun ne olduğunu bulmaya çalışıyorum. Etrafımdakiler, "depresif" olduğumu düşünüp, tedavi yöntemleri arıyorlar. Oysa ben, yakınımdan geçen gölgeler olduğunu biliyorum. Bunları uyandıracak gücümün olmadığını da. Yani içimden, dışıma sızan bir buğu gibi diyelim, etrafımı saran havaya usulca sızan ve orada dağılıp giden bir sözcüğün hafif esintisi.

Kendimi Medusayla göz göze gelip taşlaşanlar gibi hissediyorum. Bulmaya çalışıp bir türlü bulamadığım bir sözcük ile bir türlü görünür kılınmayan bu gölgeler eşliğinde. Bu yaşımda bildiğim onbinlerce kelimenin içinde bir türlü bulamadığım bir sözcüğün getirdiği sıkıntı, içimde bir yerlerde unutulmuş sevecenliğimi saldırgan bir hayduda dönüştürüyor. Yavaş yavaş, Kafka'nın kahramanı gibi dönüşüyorum. Bütün kötücüllüğümle.

"Arkama bakmadan yürümeliyim" diyorum. Bu sözcüğün, kaybettiklerimin arasından çıkıp gelebilecek olma ihtimaline karşılık, onu cehennemden yeryüzüne taşlaşmamış olarak çıkarmalıyım. Orpheus'un aksine.

Hem, bu sözcüğü bulmalı, hem de olup biten herşeyi unutmalıyım. Kim olduğumu bile! Ve dua etmeliyim, artık inanmadığım Tanrıya: bu yitik sözcüğü ararken içten çabamın, kavuşma anında donup kalmaması için… ve derken içsesimden birkaç mısra dökülmeli…


Başladıktan sonra, bitmeden önce,
Uzun günlere karışır kısa bir gece.
Bittikten sonra, başlamadan önce,
Kısa günlere uzanır, uzun bir gece.


Ve derken fısıldayarak sormalıyım size sessizce "içinizde bu sözcüğü anımsayan var mı?"

Müjgan Yalız

 

.....

.....

 

 

 

KELİMESİZ ANLAM

 

 

Müjgan Yalız'a kendimce yanıtımdır…

 

O sözcük… Adını henüz bilmiyorum. Başkaları bir isim vermiş midir? Çok kişi bu sözcüğü arıyor, bundan eminim. Tek bir sözcük müdür? Sanmıyorum.

Bildik bir yerde saklanan bilmediğim bir giz sanki. Hani; uzatsam elimi saklandığı yerden bulup, çıkaracağım. Nefessiz kaldığım anlarda soluğum olacak da, hayat verecek.

Gecelerce… Tüm karanlıklarımın derininde boğulmak üzereyken, kendi köklerimin tutunduğu balçıklara bedenimi de saplamışken, dikenlerimi acımasızca vücuduma batırırken, gölgeler bir olup tenimin üzerinde küçük sefil böcekler gibi dans ederken, korkarken, yalnızken, çıkılması imkansız gibi görünen derin kuyumun en tepesinde cılız bir ışık olup, doğuyor bazen. Gözlerimi alıyor, seçemiyorum. Sanki kurtuluşumun tek umudu oymuş da, ona ulaşmalıymışım gibi… Yükselmek, çeperlerimin rast gele dizilmiş harçsız duvarlarına tutunup yukarı çıkmak istiyorum. Başımı ışığa doğru, kurtuluşa uzatmak istiyorum. Taze havadan solumak, aydınlığa çıkmak istiyorum. Bir his 'Hiç çıkamayacaksın' diyor umudumu kırarak… Başka bir ses 'Sen başarırsın' diye haykırıyor. Hangisine inanacağımı şaşırıyorum.

Bazen, bu sersefil gecelerin karanlığından sıyrılıp, fırlatıyorum kendimi günün hengamesine, karmaşasına, kalabalıkların içine. Varlığı tüm dünya tarafından tescillenmiş bir obje olarak savuruyorum benliğimi. İşte o zamanlar dingin bir soluklanma anında rastlıyorum ona. Genellikle ufuk çizgisine yakın bir yerlerde oluyor. Varlığını bir an hissettiriyor, sonra kayboluyor. Yanıp, sönen, gündüzden aydınlık başka bir ışık gibi. Oralarda bir yerlerde olduğunu biliyorum. Ve ona ulaşmam gerektiğini… Bazen yaşamımın tek amacı bu oluyor.

O ise benimle hınzırca oyunlar oynuyor. Yeniden görünüyor, yeniden kayboluyor. Sanki benimle dalga geçip, alay ediyor. 'Beni yakalayamazsın' diye cilveli kahkahalar atıp, sobeleyemediğim o yere saklanıyor.

Varla yok arası bir yerde, tutabileceğim kadar yakın, ya da dokunsam kendi yokluğumun, hiçliğimin içinde eriyip yitecek kadar uzak. Onu önemsediğimde güçleniyor, palazlanıyor, baş edilemeyecek bir boyuta ulaşıyor.

Bir gün bunları düşünürken, böyle hayıflanırken, ayağıma bir hikaye takıldı. Şöyle diyordu:

"Bir gün Konfüçyus, öğrencileri ile birlikte şelalelerinin çok yüksekten döküldüğü ve suyun debisi yüzünden içinde hiçbir balığın yüzemeyeceği Lü Lang ırmağını seyrediyormuş ki; suya atlamak üzere olan bir adam görmüş. Adamın zor durumda olduğunu, belki de hayatına son vermeye kalkıştığını düşünerek, öğrencilerinden ırmağın kıyısına dizilerek, adamı gördükleri yerde kurtarmalarını rica etmiş. Adam suya bir batıp, bir çıkıyormuş. Herkes tedirgin bir şekilde 'Ölecek, ölecek!' diye haykırıyormuş. Ama adam birkaç yüz adım kadar ıramağın içine batıp, çıktıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi sudan çıkmış, ıslık çalarak kıyıya uzanmış. Saçlarından sular damlayan adamın yanına koşuşmuşlar. 'Ama nasıl?' diye bağırmışlar, 'Nasıl kurtuldunuz? Orada hiç canlı yaşamaz ki!' Adam gülümsemiş; 'Nasıl mı? Ben bunu hep yapıyorum. Suyun içine öylece bırakıyorum kendimi, kendime dair düşünmeden!'"

Bu hikayeyi işittiğimde sarsıldım. Bu kadar kolay mıydı? Peşinden koştuğumuz şey bu kadar basit miydi? Suyun içine öylece bırakmak ha? Kendine dair hiç düşünmeden… Kaygılar mı batırıp, çıkarıyordu bizi? Onlar mı alt ediyordu? Yapmam gerekenleri bir daha gözden geçirdim. Bu baş edilmez gibi görünen düşünceleri böylelikle alt edebilir miydim? Varlığını hissettiğimiz, bazen bizi rahatsız eden, takılı kaldığımız, bir görünüp, bir kaçan bu anlam veremediğimiz sözcük, kelimesiz anlam ne kadar uzağımızdaydı? O isimsiz varlık, o bilinmeyen, o hep birilerinin arayıp, bulmaya çalıştığı, uğruna binlerce kitap yazılan şey neydi?

Yoksa göbek bağımızın kesildiği günden beri yakamıza ilişik mi taşıyorduk o anlamı? Şah damarından daha mı yakındı bize? Damarlarımızda akan kan kadar ılık mıydı? Gerçek miydi? Hani henüz pıhtılaşmamış, akışkan, kıpkırmızı o kan kadar. Soluğumuz kadar maharetli miydi? Sokağa bakan pencereye buğu düşürtecek, bembeyaz karların yağdığı gün üşüyen ellerimizi hohlayarak ısıtacak kadar sıcak mıydı? Yaşam kadar gerçek miydi?

Varlığını devam ettirmek için her an dönmek zorunda olan şu dünya üzerinde tökezlememek için belki de şöyle yapmalıydı: Bir çocuğun elindeki çubuğun halkasından çıkarak patlayan, üzerinde pencereye benzer rengarenk ışıltıları olan, şeffaf balon köpüğüne gizlenmiş neşeye tutunmalıydı. Ya da akşamüzeri daha da ısrarla varlığını hissettirmeye çalışan hanımeli kokusuna. Ya da gecenin bir saati çıtırtıyla büyümeye çalışan salatalığın tazeliğine. Ya da sabah işe yürürken bacaklarına sürtünerek sevgi dileyen o kahverengi tüylü köpeğin gözlerine. Ya da 'taze simiit' diye bağıran çocuğun sehpasına. Ya da rüzgardan ters dönmüş şemsiyesini mi, kabaran eteğini mi düzelteceğini şaşırıp kalan o kadına. Ya da, ya da, ya da… Ya da okuduğu satırlara bakıp, birilerinin o anlama ne çok yaklaştığını fark edip, gülümseyen diğer kadına.

Yaşam işte… Yaşayan yaşam… Büyüsü içinde dönebildiğimiz sürece varlığımızı kabul eden yaşam. Durup, dinlenmeye kalkanları, derin derin düşünenleri, sorgulayanları, felsefi manalarda varoluşlarını değerlendirenleri çarkları içine alıp öğütebilen bir o kadar da acımasız olan bıçak sırtı yaşam.

Oysa Konfiçyus'un hikayesinde ne diyordu adam; 'Kendine dair düşünmeden. Öylece…' Öylece yaşayan, akan yaşama bırakarak kendini. Mutlulukları daha çok seçerek, huzursuzlukları öteleyerek, sırt dönerek… Bu şansın bir kez verildiğini ve ıskalamaya gelmeyeceğini bilerek.

Claude Peppeer'in da dediği gibi; hayatın bisiklete binmeye benzediğini, pedalı çevirmeye devam edildiği sürece düşülmeyeceğini unutmayarak.

                                                      Leyla Ayyıldız

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

27/9/2006 - Kahve Molası'nda Eklenenler

Yazan leylaayyildiz
ANIMSAYAN VAR MI? için eklenenler


Leyla Ayyıldız / 25/11/2005 8.22.37


Yanıtım aşağıda........................
Mektubun koynumda...






Funda Güven / 25/11/2005 8.58.28

Yazıyı okumaya başladığımda önce abajurun ışığıyla kitap okumak istedim, huzurlu huzurlu... sonra kan revan ortalık!

Hayat zor, insanlar zor. İnsanın kendini anlaması, dayanması, katlanması zor... Büyük bir sabır gerek, bazen sabrın sonu zannediyoruz geldiğimiz noktayı..

Umudunun yeşermesi dileğimle.





Aslan_yurekli / 25/11/2005 9.30.12

selam olsun mujgan hanım, anlatımınızdaki ses tonu sanki kuılaklarımda ve yazarken o anki sıcaklık soğukluk bile tam değil yani öyle içinize işlemiş ki bazı şeyler hem monotonluktan hemde anlamsız içinize işleyen ne olduğu belirsiz ancak sizide rahatsız eden anlamsız sıkıntı mevcut.
yalnızlık ve sessizlik içerisinde geçen karanlık geceleri sorgulamalarla geçiren biri olarak ne yaşadığınızı sizin kadar olmasa bilşe anlıyabiliyorum. hayat güzel "hayat sizi yaşamadan siz hayatı yaşamaya çalışın "lütfen. bu konuda ahkam da kesmek istemem ancak kolay bir durumda değil bilmeyenler anlıyamaz. günlere ve yıllara yetişmemiz mümkün değil onlar bizden çok hızlılar ve zaman elimizden kayıp gidiyor ne yapsakda. o halde neden daha mutlu ve yapmak istediklerimizi yapmayı denemiyoruz neden basit yaşarak mutlu olmayı secmiyoruzda zor olanı secip kendimizi daha mutsuz ediyoruz.umutsuzluğa kapılmayalım allaha inancınızı kaybetmeyin. inanın o sizi hep görüyor ve duyuyor şunada inanın zamanı gelecektir ve sizi duyduğunu zamanı geldiğinde gösterecektir." umutlar, yıkıldım sandığınızda sizi ayakta tutan direklerdir" asla umudunuzu yitirmeyin. biz insanoğlunun yenemeyeceği düşman , aşamıyacağı duvar. yoktur. hadi yeniden deneyin pozitif olmayı kendiniz başarırsınız ve başaracaksınız...
" gülün ki mutlu olun,gülün ki mutlu olalım"" :)))):)):)):))


Filiz / 25/11/2005 10.01.40

Sevgiler Mujgan,

Hayatinizda olanlari net olarak bilmemekle birlikte(sadece yazilarinizdan ip uclari aliyorum), hissettiklerinizi anbladigimi dusunuyorum. Zira hayatimin bir bolumu ard arda gelen o uzuntu ve acilarla sizin hissettiklerinize benzer duygu ve acilarla gecmisti. Gayret ettim. An geldi yok oldum. Arkasi gelmeyecek sandim yasamin, gelmesin de istedim. Fakat Leyla'nin soyledigi bir var olup bir yok olan o adini bilmedigim sey hayatima an be an karisti. Umudu ve inanmayi (Allah'a da inanmayi) birakmadim. Ve Aslan-yurekli'nin dedigi gibi bir zamani varmis. Gelmeyecek sandigim o zaman geldi. Bundan sonra mi ne olur? Nereden bilebilirim? Guzel seyler olsun isterim. Ve elimdekileri yasamak isterim. Leyla'dan benim hikayemi dilerseniz ogrenebilirsiniz. Size soyleyebilecegim su: Ne olur umidi birakmayin ve gayret edin. Susmak mi, bazen en iyi seydir, bazen se degil. Size huzur dolu bir dinginlik diliyorum. Isteyin ve basarin sayin Mujgan. Hissediyor ve goruyorum ki siz hayati yasiyorum zannedenlerden daha iyi taniyorsunuz, o halde hayati anlamiyla yasamak cok uzaginizda degil, gorebiliyorum. Sevgi ve iyi dileklerimle.


Ters Köşe / 25/11/2005 10.20.17

offf off!!! şu anki ruh halime uygun değil.. tekrar okumam lazım..


.elifeser / 25/11/2005 10.40.07


"Yalnızlığı yaşamak, yalnızlığı hissetmekten daha kolay."

Ya ben bir şey söyleyemeyecek haldeyim Müjgan... Bırak! İçimdeki yaraları kapatıyorum. Yalnızlık... gördüğün nesnel aletler...... Bunlar yazılmaz kii... yazılmamalı......

En az iki saat kendime gelemem şimdi...

Çok sevgiyle.



Müjgan Yalız / 25/11/2005 11.26.46

Neden elif? neden yazmayalım? yani soyle dusun bir de: beni sokakta gorsen, yahut bir dost meclisinde, inan ki içimdeki yaralardan tek bir parçasını göremiyeceksin. Ve benim gördüğün kadar olduğumu zannedeceksin. Oysa gördügün şey sadece bir yanılsama olacak. Yani hangimiz içimizi gösteriyoruz bir başkasına. Yani bizi seven, bizimle en yakın olan bile bilmiyor içimizdeki yaraları. Oysa ben yaralarımla sevilmek istiyorum. Olduğum gibi.
Belki bir gün tanışırız. O zaman dışarıdan bunca neşeli, kasvetsiz, şenşankrak,mutlu görünebildiğime şaşarsın. Sonra aklına takılır bir şey 'hangisi gerçek'. Şimdiden cevap vereyim: Her ikisi de benim. Bir bütün. Bazıları sadece kabuğumu görür. Sen şanslı olacaksın. Daha önceden yaralarımı da görmüş biri olarak. Belki o zaman beni bir bütün olarak seveceksin. Yahut, kaçacaksın yaklaşmadan.
Bir de şu var elif: yakınında duran birinin yada oylesine tanıştığın, yahut adını birkez duyup bir dahakine hiç hatırlamayacağını zannettiğin birinin ne kadar kıyıda olabileceğini yada seni bir gün o kıyıya birden bire getireceğini hep aklının bir yerlerinde saklı tutmak gerek.
Şimdi hemen kendine gelmelisin. Şunu da bilerek: heryara bulaşsın diye gösteriliyor bir başkasına. ama benim amacım bu deyildi. Leyla'ya yazdim. sonra o bana yazdı ve dedik ki: işte siyah ve beyaz. Hayata öylede bakmak mümkün böylede. Diyelim ki: bardağın yarısı dolu yada boş. Ama boşu gören belki de SERHOŞ?


.elifeser / 25/11/2005 12.48.41



Sen biliyorsun işte... ben de biliyorum... Sorun da bu ya, "her ikisi de benim"... inan senden farklı değilim. İnsanları şaşırtacak derecede... Demek ki varmış benden bir kaç tane daha diye sevinmeli miyim? Yoksa herkez mi böyle? saklıyor? Sen söylüyorsun, ben çok söyledim ve sustum. Ya söylemeye cesareti olmayanlar?

Bir gün görüşelim elbette :) Seni öncesinden tanımak çok daha güzel haklısın... Yoksa sıradan ayrıntılar olur kalırdık... Geçenlerde bir arkadaşıma senin yazdıklarına yakın şeyler söyledim. Doğru olan bu galiba... önyargısız yaklaşıyorsun, sadece kabuğunu değil, kabuğun altındakileri de görebiliyorsun o zaman...

İyiyim, iyiyim, meraklanma :) Hafif yollu sarsılıyorum bazen, böyle içimdeki yaralara neşter ucu değdiğinde.. ama geçiyor hemen :)

Çok bi çok sevgimle tatlı kadın...






Aslan_yurekli / 25/11/2005 15.42.42

yazamak anlatımların en güzel yoludur, bazen anlatarak rahatlıyamayız oysaki kendinizle kaldığınızda yazarak çok daha rahat anlatımda bulunabiliyor insanoğlu. yaşadıklarınızdan korkmayın yaşayamadıklarınızı düşünün derim. yaşadıklarınız tecrübeleri oluşturu ve yaşanması gerekirmiş diye düşünelim. yoksa yaşanırmıydı? "yaşamadan bilemeyiz" bundan yola çıkarak düşünmeliyiz ki bunlar yaşanmasaydı burada konusu bile olmayacaktı. ne güzel ki bu tecrübelere ulaşılabilmiş ya ulaşılmayıpta bilmemek daha mı iyi olacaktı? kimse bilemez. şahsen yaşadıklarımla tecrübe sahibi olduğum için mutluyum. neden mi yaşayamayanlardan bir adım öndeyim iyi yada kötü yaşanmışlıklarla. kendimizi ileride edineceğimiz tecrülerde bu yaşananları en azından arındıracağız ve daha dikkatli adım atacağız.

kolay gelsin hep gülün..
sevgi saygılarımla.


Kozerk / 25/11/2005 16.02.54

yardim ister bedenimiz, mimiklerimiz, bakisimiz, ama dilimiz istemez, bir yanimiz hep aglar icimizde yemin ki, ama bir tarafimizla sen sakrakizdir tipki mujgan gibi... seni sen sakrak ve esprili biri olarak tanidim mujgan... ama dedim icinde neler neler var bu kizin, birgun seni tanimak icin gozlerine dikine dikine baktim, unutmam o gunu, sen de bana dikine dikine baktin ve partiyi yukselttin... gozlerimi indirmek zorunda kaldim, dogrusu korktum biraz, bunu hic beklemiyordum... Sonra, sorunlarin basladi sandim hayatinda, meger onlar zaten baska sekillerde varmislar, sorun bir degil ki bin mis. o dag gibi sorunlari yasayip da yere serilmemek cok zor biliyorum, ama bir yaninla da oyle farklisin ki, bazen seni hic tanimadigini dusunuyorum, bazen senin sonucta bir insan oldugunu dusunuyorum, hatta bazen ask mesk sorunlari disindakilerin gercekten var olup olmadigindan supheleniyorum... ama o kadar da gercek, dengeli ve bazi zamanlar acili gorunuyorsun ki benim kavrayisimin eksik oldugunu dusunuyorum sik sik... icimizde bir avuc ici kadar bir bolge var sadece kendi bayragimizin dikili oldugu ve sanirim ben senin sairlerin ve yazarlarin buyuk olduguna inandigim bu bolgeni gordum, belki de deja vu bu; emin degilim... bu kadar zirvalamamin nedeni iki nedeni var, birincisi yazar bir dostum var ve "misyonu yoluna girmis" . bir taraftan da misyonu yoluna girerken hayat ona cok aci cektiriyor, biraz da sanki o mu bunu tercih ediyor (buna karar vermem mumkun degil) . biz de onu izliyoruz sadece agzimizi hayatin diger zorluklarina acmis... mujgancim haftaya bir ogle yemegi yiyelim mi... esprilerini ozledim... bir de keske seni okuyanlardan biri de olsa diyorum eger ilimizdelerse... ne dersin, buyu bozulur mu...
sevgilerimle



Hüzün / 25/11/2005 16.52.11

Sevgili Müjgan, Güne geç başlamanın telaşı içindeyken düştüm yazılarınızın içine, bu garip telaş içindeyken düşünmek istemeyip gerilere attığım pek çok noktayı okudum yazılarınızda. Yalnızlığı yaşamak hissetmekten kolay, hissetiklerimiz acı veriyor çünkü.. yaşarkenden daha çok yaşanılan geçtikden sonra dibe vuruyor acısı. Kendime yakın bulduğum bir yazı ikilemesi sizin ve Leyla Hanım'in, soru cevap gibi diyemeyeceğim ama birbirini kavrayan bir demet gibi. Kabuslarımız değil midir bizi zaten bu kadar batıp çıkaran. Cevaplarını bulamadığımız sorularımız değil midir... İçimizdeki kabuk bağlayan yaralarımızın kendimiz kanatmaz mıyız tekrar çoğu zaman. Ve haykırmak istediğimiz zamanlarda sesimiz biraz fazla çikacak diye ürküp tekrar susmazmıyız. Zaman zaman korkak olup kaçmaz mıyız. Hayata hep olumlu bakdığımız da bile, oldu ki dibe vurduğumuzda, bu ben miyim diye şasırmaz mıyız. Ve tekrar kendimizi kendimiz kaldırmaz mıyız yerden. Bu kadarına hakkımız var, hep güçlüyüz diye dolanacak halimiz yok ya. Bütün bu dalgalanmalarımızla varız. İnsanı tanımak gülüşlerinden çok hüzünlerindedir (ayrica tanimak kelimesini pek sevmiyorum, çünkü insani tanimak değil benim için önemli olan anlamak önemlidir). Bunları yaşamazsak, kendimizi sorgulamazsak ne anlamı kalir ki yaşamın. Beni bu garip telaşlı günümde, derinlere götürdüğün için tesekkürler. Yüreğine, eline sağlık. Sevgilerimle.. dip not: sanıyorum o sözcük, bana göre "umut" ve tekrar sanıyorum ki herkesin farklı sözcüğü var. Kimbilir belki tek kelime değil belki sayfalarca... ne çok şey sanıyorum:)


Tirtil / 25/11/2005 17.05.37

Iyi bir dostla dertlesmek pisikologa danismaktan daha yararliymis.Bir yerde boyle bir sey okumustum, ama nerede idi hatirlamiyorum. Her seyin en kisa zamanda goynunuzce olmasini dilerim.


Müjgan Yalız / 25/11/2005 17.25.55

Paylaşımlarınız için teşekkür ederim. Söylediğim gibi konuşmak ve bir şey söylemek istemiyorum artık. Bu zannedilen gibi depresif olmaktan değil de artık sözcüklerin anlamını yitirmiş olmasından kaynaklanıyor. Yani bir filmin adı olduğu üzere: Batı Cephesinden Yeni Bir Haber Yok!

Şimdi yazacağım şiirin M.Ö:3yy'da yazıldığı düşünülürse. insanoğlunun duygusal evrimi, biyolojik evriminden daha uzun süreceğe benziyor. Bakalım Asklepiades ne demiş? Yağmurlar Yağdıran Zeus'ta

bütün gece yağmur, bir deli poyraz,
sonra şarap, yalnızlıktan dolaşan ayaklarım:
bağırıyorum...

'Mashos, canım benim!'

yürü, yürü koca sokak boyunca
bir dost kapısı bile yok...

yağmurdan sırılsıklam
bağırıyorum...

"bunun sonu yok mu Zeus?
ulu Zeus, acı bana!
sen aşık olmadın mı hiç?"

günden size kalanların bana kalandan çok olması dileğimle ve Leyla'ya sonsuz sevgilerimle...



Azizbaysal / 25/11/2005 20.11.17

Yazıyı çok beğendim. Anlatılmak istenen her ne ise (sancı, hüzün, karamsarlık, mutsuzluk vs.) yerinde kelimelerle ve canlı cümlelerle okurun beğenisine sunulmuştu. Dikkati ve ilgiyi zinde tutan, sıradanlığa düşmeyen ve okuru metnin içine alan bir üslup. Kısa bir yorum yazmak ve yazarı tebrik edip çıkmak maksadıyla yorum köşesine giriverdim. Yorumları okuyunca bu kez ikilemde kaldım. Yazarı tebrik etmekle yetinmeli miydim, yoksa (üzerime vazifeymiş gibi ve çok iyi beceriyormuşum gibi) ona nasihat mi etmeliydim?

En iyisi ben sadece yazarı tebrik etmekle yetineyim.


Müjgan Yalız / 25/11/2005 22.59.21

Bir şey demeyecektim. Ama, Aziz bey beni size özel yazmaya mecbur ettiniz. İyi ki ettiniz. Zira ancak söyleceklerim yerine oturacak.

Bugün düşünüp durdum aslında. Yorum yazanlara da haksızlık etmek istemedim. Yani deseydim ki 'bırakın bu durumu ve yazı hakkında birşey söyleyin. Nasıl olmuş, yeretince duyguyu karşıya aktarabiliyor mu, sizi sıktı mı, düşündürdü mü? ifadeler kendine özgü mü' ama diyemedim. Deseydim de dost insanlara haksızlık ederdim.

Size bunu bir metin olarak ele aldığınız ve bu şekilde değerlendirerek 'tebrik ettiğiniz' için özellikle teşekkür etmek istedim.

Saygılarimla


Müjgan Yalız / 25/11/2005 23.55.49

Sevgili Hüzün (yazıya da pek yakıştı laf aramızda) tanımak yerine anlamaya çalıştığını farketmek çok hoş. Size Kavafisten Gizli Şeyleri söylemek isterim:

Bütün yaptıklarımdan ve bütün söylediklerimden
kimse anlamaya çalışmasın kim olduğumu
bir engel vardı, bir engel,bütün eylemlerimi
ve baştan aşağı tutumumu değiştiren
hep bir engel tam konuşacağım sıra
susturuverirdi beni.
en göze çarpmamış davranışlarımdan
en kapalı sözlerimden, yazdıklarımdan
yalnız onlardan anlaşılabilirim.
ama belki de değmez bunca çabaya
bunca dikkate, gerçekte kim olduğumu bulmak,
daha güzel bir toplumda,ileride
bir başkası tıpkı bana benzeyen
çıkar kuşkusuz, yaşar özgürce.


.elifeser / 26/11/2005 0.27.40



Sevgili Müjgan...
Eğer bu yazıdan bu kadar etkilenmeseydim, sanırım, doğru sözcükleri bulmakta da bir o kadar zorlanmazdım. İnan, her satırı, her kelimesi ile, çok çok iyi olmuş.

Aklından geçenleri, hissedişlerini, yazma yeteneğin ile birleştirdiğinde böylesi altı satır satır çizilecek bir nesir oluşuyor işte...

Dimağına, yüreğine sağlık dost eli....



Müjgan Yalız / 26/11/2005 0.39.24

sevgili elif ben senin ne demek istediğini anladım.
sevgilerimle...



Sarahatun / 26/11/2005 1.07.25

bu yazıda eksik kalmış tamamlanmamış duygusu veren adını koyamadığım bir belirsizlik hissettim.yazıya bu gözle yeniden yeniden döndüm ama hala bu duygumda değişmeler saptayamadım. zannediyorum ki yazınız biraz acelece kaleme alınmış süzdürülmemiş duygulardan ibaret... hani şu bir an insanı sarıp çabuk etkisi sönen kısa bir süre sonra anlamını yitiren.. yine de emeğinize sağlık


Leyla Ayyıldız / 26/11/2005 9.56.54


Anlatımdaki içtenlik, kurulan zarif cümleler, kurgunun okuru kendi dibine çekişi bu yazıyı o kadar ''gerçek'' kılmıştı ki, ilk yorum yazan dostlar bu etkiyle hislerini paylaştı. Tüm iyi yürekleriyle bu yazının kahramanına ya da yazarına seslendiler.

Ama yorumlarda paylaşılanlar da yazı kadar değerli sanki. Okuduğum her satır, paylaşılan her alıntı çok hoş.

Bence Müjgan'ın yayınlanan ve daha karalamasını yaptığı tüm yazıları (kimini ben biliyorum) içerisinde birincilik bu yazısının, gerçekten edebi olarak çok başarılı.

Ve tüm bu paylaşımlardan gördüğüm kadarıyla ''bir çocuğun elindeki çubuğun halkasından çıkarak patlayan, üzerinde pencereye benzer rengarenk ışıltıları olan, şeffaf balon köpüğüne gizlenmiş neşeye tutun''up uçuyoruz dostlar, bu kadar duygu birliğine, omuz vermeye ''hüzün'' mü dayanır :)

Müjgan seni seviyorum.






Nihat Turan / 26/11/2005 16.43.40


"...onlardan bazılarına öyle sıkıntılar ve çileler isabet etmişti ki Allah'ın yardımı nerde diyecek olmuşlardı. bilin ki Allah'ın yardımı yakındır..." bu bir kur'an ayetidir...

kendi içseline dair yazdığın bu metni teknik olarak iyi bulduğumu ifade etmek istiyorum...

leylanın yorum panosuna alıntıladığın kuran ayetlerini biliyorsun. aradığın sözcük-kelime bildiğin şeyde saklı olabilir...

arınmış bir kalbin adımlarına bırak kendini...

gör bak ne oluyor o zaman...




Falcinur / 26/11/2005 23.29.19

Anlatilanlardan insan nasil olurda etkilenmez, okurken verdigim araliklara ragmen.. Cunku yasamlardan birer demetlerin esintileri var bu yazinizda. Tesekkurler.





KELİMESİZ ANLAM için eklenenler

Funda Güven / 25/11/2005 9.06.19

Doğru söze ne demeli. Yüreğine sağlık.


Ozzzzz / 25/11/2005 9.08.43


insanın kendine dair düşünmeden yaşaması mümkün müdür?
ki yaşayabilecek kabiliyette olsa dahi..

sevgiler..



Tirtil / 25/11/2005 9.27.19

Zevkten dort kose oldum. SUPER bir yazi olmus.


Müjgan Yalız / 25/11/2005 9.38.32

benim hiç bisikletim olmadı ki!


Filiz / 25/11/2005 9.48.40

Mukemmeldi. Baska cok sey demek isteyip diyemiyorum. Zira birileri demis. Ve farkli olarak diyebilecegim kelimeyi de maalesef ben bulamadim Mujgan gibi. Sevgilerimle,


Ters Köşe / 25/11/2005 10.29.26

mecburen müjganı tekrar okudum.. sana iyi pas vermiş meğer...
Ve pembe pamuk kalpli Leyla'nın empati, sempati ve huzur dolu elinden cevabı...


öylece kendini bırakmış bir yazı.... ellerine sağlık...





Azizbaysal / 25/11/2005 10.39.53

Tebrikler.


Nilayse / 25/11/2005 12.42.00

Sizi okumak büyük bir zevk....


.elifeser / 25/11/2005 12.56.25



Sen olayı çözmüşsün...

Ben çözdüğüm halde çözmemeye direniyorum ;)

Müjgan! nerdesin? :)





Uyumsuz Penguen__ / 25/11/2005 13.51.21



güzeL bir ikiLi çaLışma oLmuş.. tebrik için uğramıştım..


seLamLarım..




Hüzün / 25/11/2005 16.56.23

Güzel keyifle okuduğum yazılardan biriydi. Her ikinize de teşekkürler. Zaten geriye dönük yazılarınızıda okuyorum, keyif aldığımı söyleyebilirim. Sevgilerimle...


Metin Öz / 25/11/2005 17.18.09

Sayın köşe yazarı tebrikler......................................


Milenyum Dervişi / 25/11/2005 21.21.36

*gölgeler bir olup tenimin üzerinde küçük sefil böcekler gibi dans ederken

*Varla yok arası bir yerde, tutabileceğim kadar yakın, ya da dokunsam kendi yokluğumun, hiçliğimin içinde eriyip yitecek kadar uzak. Onu önemsediğimde güçleniyor, palazlanıyor, baş edilemeyecek bir boyuta ulaşıyor.

*Ben bunu hep yapıyorum. Suyun içine öylece bırakıyorum kendimi, kendime dair düşünmeden!'"

* Kaygılar mı batırıp, çıkarıyordu bizi? Onlar mı alt ediyordu?

*Varlığını devam ettirmek için her an dönmek zorunda olan şu dünya üzerinde tökezlememek için belki de şöyle yapmalıydı: Bir çocuğun elindeki çubuğun halkasından çıkarak patlayan, üzerinde pencereye benzer rengarenk ışıltıları olan, şeffaf balon köpüğüne gizlenmiş neşeye tutunmalıydı.

*Durup, dinlenmeye kalkanları, derin derin düşünenleri, sorgulayanları, felsefi manalarda varoluşlarını değerlendirenleri çarkları içine alıp öğütebilen bir o kadar da acımasız olan bıçak sırtı yaşam.

UZUN SUREDİR SANA YAZAMADIGIM İÇİN BAGIŞLA...
BU YAZINI AYAKTA ALKIŞLIYORUM....

LİSEDE ÖĞRENDİGİM BİR TEZ VARDI:HER EDEBİYATÇI AYNI ZAMANDA MUTEFEKKİRDİR!...

HİKAYEMSİ,LİRİK LEYLA'DAN MUTEFEKKİR LEYLA'YA KÖPRÜ OLARAK KABUL ETTİĞİM BU YAZIYI AYAKTA ALKIŞLIYORUM!...

SENİN İFADEYE ÇALIŞTIGIN ANLAMA BEN DE İKİ AYETLE KATKIDA BULUNAYIM:

-Yüzünü(hayatını) hanif olarak(içine yönelerek) DİNE(Allah Sistemine)Dön!...(Rum-30)
-Allah de,Ötesini bırak!(En'am-91)

Kainatı;yorumsuz,hırssız,sevgiyle OKUyabilenler ebedileşecektir diyorum...Selam ve Sevgilerimle...




David / 25/11/2005 22.24.17

Ellerine sağlık Leylâ... Elbette isterdim kendimi öylesine özgürce o sulara bırakabilmeyi... Belki birgün neden olmasın... O zamana dek, o zamanı anlayana dekse kendi sularımızda yüzmeye devam edeceğiz gibi... En içyen sevgilerimle...


Tirtil / 25/11/2005 23.55.15

milenyum hayir ola ?


Müjgan Yalız / 26/11/2005 0.23.32

Milenyum Dervişi ne:

'ateşten çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. onlar için devamlı bir azap vardır' Maide suresi 37. ayet


Müjgan Yalız / 26/11/2005 0.26.09

yarım kaldı:

'onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler' Bakara suresi 18. ayet


Tirtil / 26/11/2005 1.37.40

Zaman cok degisti Mujgan o nitelikteki insanlar artik sakat sayilmiyor. Ilim cok ilerledi ve onlarda geri donebilir. Yeterki imanlari ve azimleri olsun. Ayrica da dunyada ki tum dinlerin ve bu dinlere saygi gosterenlerinde cani ve imani var.


Leyla Ayyıldız / 26/11/2005 10.00.46


Hepinize çok teşekkür ediyorum.

Evde sessizce çalışmaya devam ederken yukarıdaki Müjgan'ın mektubu beni baştan çıkarttı. Tersköşemin dediği gibi 'pas' muhteşem olunca yazmamak mümkün olmadı.

Sevgiler hepinize.






Kutay / 26/11/2005 11.43.27

jnsan yalniz ve kaygili; once senin yazini okudum.. sonra mujga`nin.. sonra tekrar seninkini.. harikasiniz ..!!! Karacaoglan da bir turkusunde ``bin kaygi bir borc odemez.. gamlanma gonul qamlanma`` der.
suyun icine oylece birakalim kendimizi, kendimize dair dusunmeden..
her sey kendince olsun...(ben yaziya ara verdigin icin daha gec bekliyordum; bizi yazilarindan mahrum birakmadin tesekkurler..)


Nihat Turan / 26/11/2005 16.27.19

güzel şeyler oluyor.

bu ne derinlik böyle. bu kanıksayış. ve bu ne görüş...

leyla bu güne kadar okuduğum yazıların içinde en iyisi bu...

hem edebiyatın hem de teffekürün kriterlerinde mükemmel bir yerde duruyor yazın...

neler oluyor...

görünen o ki güzel şeyler oluyor...

bu arada müjgan hayra ve varlığa dair pas geçilmemesi icab eden şeyler hatırlatıyor...
yagane mutluluğun kaynağına götüren işaretler veriyor...

yüreğinize sağlık..

kalbinizin adımlarını izleyin...




Falcinur / 26/11/2005 23.22.33

Gec okuyabildim bu guzelim ve anlamli yazini. Vallahi degdi Leylacim, bravo yani!..


Dolun / 27/11/2005 0.25.14

Biraz geçte olsa her iki yazıyıda okudum ama yavaş yavaş.. kolay mı???diyerek birçok yerinde ..yazmak kolay da uygulamak zor dedim.Bende mutluluğu seçerek yaşamak isterim ama pedalı çevirdikçe yoluna çıkanlardan zararsız geçmek her zaman mümkün değil..
Fizikte bir kanun vardır,enerji kaybolmaz..bir halden ,diğer bir hale dönüşür.Pedal çevirirken ortaya koyduğumuz emeğin de mutlaka farklı birşekilde karşımıza çıkacağına inanırım ve çevirmeye devam ederim...ara sırada dönüp elde ettiklerime baktığımda mutluyum...Peki kendine dair düşünmeden ,yaşam akışına kendini bırakarak nasıl olur bunlar..Sevgili Leyla okudukca yazacak çok konu çıkar bu derin yazından ,ellerine sağlık ve uğradığın için teşekkürler..


Davut Han / 27/11/2005 14.51.15

Kelime,kavram ve öz..Kavramlaşamayan kelime bir anlamsızlık birimidir;kavram ise manaya yani öze giden yolda bir anlam birimi,öz ise kelimenin kavramla vahdet bulduğu mana'nın kendisi..Demek ki kelime ve öz arasında doğrudan bir nedensellik yok,o zaman öz'e nasıl ulaşmalı?ilk önce kelime olmalı ve varlığı tanımalı,varlığı tanımaya çalışırken anlamsızlığını görmeli ve oradan anlam birimi kavramlara ulaşmalı.Artık kelime,kendisini tanımış ve kavramların olgusallığında, mana'ya giden yolda bir anlam birimi olmuştur.işte figan-ı efkarın düşleri burada ama öz ise o sesin içinde.O halde kelimesiz anlam,anlamın kendisi,anlam ise öz'ün emri, öz ise kelime,anlam ve mana'nın kendisi..
Hani diyor ya Mevlana:"Sırrı men ez nale-i men durinist,lik çeşm-ü guşra an nur-i nist.(Benim sırrım feryadımdan uzak değildir,lakin -benim sırrımı anlamak için-göz ve kulaklarda o nur yoktur."Ten zican ve can ziten meştur nist".(Ten candan,can da tenden gizli değildir..)Güzel bir yazı olmuş,sözcüklerin akışında ani değişimler var ;ama gerçekten güzel bir yazı.Yüreğinize sağlık.



Bağlantı

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Ana Sayfa

Her gün yenilenmek için...

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Kategori yok

Arkadaşlarım