Doğanın her penceresinden öbek öbek bahar dalları fışkırmış, ağaçlarlar çiçeğe durmuş.
Yaşam, yeni çırpınışlara gebe.
O da öyle...
Ancak, hamile olduğunu fark ettiğinde baharın coşkusunu duyamıyor. Bu bebeğe hazır değil. İki ufak bebeği var zaten; birisi iki yaşında, diğeri daha bir yaşında. Bu yeni bebek de nereden çıktı şimdi? Nasıl bakacaklar?
Zaten, öyle öyle uzak diyardalar ki, memleketleri uzak, bildikleri uzak, akrabaları uzak, arkadaşları uzak. Her şey öyle uzak ki. Van, Kasrik’teler. Devlet memuru eşi ve iki çocuğu ile yaşam mücadelesi veriyorlar.
Üçüncü çocuk... Yok, buna hiç hazır değiller. Bir an önce, fazla vakit kaybetmeden bu bebeği aldırtmalılar.
Karı koca karar verip, şehrin yolunu tutuyorlar. Bölgenin tek kadın doğum doktorunun kapısını çalıyorlar; ‘Alın bu çocuğu, bakacak gücümüz yok, biz bu bebeğe hazır değiliz’ diyorlar. Doktorun verdiği yanıt ilginç, çok çok ilginç:
‘Daha bir hafta önce, kendi karımı kendi ellerimle kürtaj ederken, ölmesine sebep oldum. Altı çocuğumun annesi kürtaj esnasında yaşamını yitirdi, çocuklarım öksüz kaldı. Yemin ettim ki; artık kürtaj yapmayacağım.’ diyor.
İnanılır gibi değil, ne yapacaklar? En yakın hastane ve doktor Diyarbakır’da, oraya nasıl gidecekler?

Çaresiz boyunlarını büküyorlar. Razı geliyorlar kaderlerine. Bir iki düşürmeyi denemiyor değiller. İp atlanıyor, sırt çiğnettiriliyor. Yok, düşmeyecek bu bebek, yaşama daha şimdiden öyle sıkı tutunmuş ki, illa ki doğacak. O kadar istiyorsa doğsun madem.
Ve sapsarı saçlı bir bebek dünyaya geliyor.
İnadına...
İnadına doğuyor, inadına yaşıyor.
İsmini ‘Süheyla’ koyuyorlar önce, bir iki sesleniyorlar, bakıyorlar ki bu ismin telaffuzu zor, ‘Leyla’ olarak değiştiriyorlar.
İşte, o inatçı bebek benim.
1969 yılının 15 Ocak gününde, karlar altındaki soğuk bir kış gecesinde dünyaya gelmişim. Ortası perde ile ayrılmış tek göz odada annemin çığlıklarını işiten, benden üç yaş büyük olan ablam, perdeyi gizlice aralayıp, doğumumu izlemiş. Abim ise o zaman daha bir buçuk yaşındaymış.
Üç kardeşten öte, üç arkadaş olarak büyüdük. Benden çok sonraları bir kız kardeşim daha oldu, benim doğumumda yaşanan tecrübelerden olsa gerek, onun doğmasını hepimiz istedik. Evimizin küçük maskotu olup, büyüdü.
‘Doğduğun andan itibaren, kendini sevdirdin’ der annem, ‘Öyle usluydun, öyle temizdin ki, seni büyütürken hiç zorluk çekmedim.’

.....
Annem...
Doğduğum andan itibaren öyle yanımdasın ki...
Aile gibi bir ailenin içinde büyüdüm. Duygusal ama otoriter bir baba, birbirlerine destek çocuklar ve özverili bir anneden oluşan gerçek bir ailenin ferdi oldum.
Özverili anne... Hem de ne özveri. Yemeyip yediren, giymeyip giydiren annelerden.
Babam devlet memuru olduğu için, o dönemler ikide bir tayini çıkıyor, şehir şehir geziyorduk. İki yıl orada, üç yıl burada sürekli ev taşıyorduk. Her gittiğimiz yere yeni bir düzen kuruluyordu. Biz, eşyalarımız hep aynıydık. Değişen hep; çevremiz, arkadaşlarımız, dostlarımız oluyordu. Bundan mıdır, bilmiyorum, daha bir sıkı bağlıydık birbirimize.
Hani yuvayı dişi kuş yaparlar derler ya. Annem de hep öyleydi. Her evimiz çiçek gibi olurdu, her yuvamız cennet gibiydi. Geçmiş günleri anımsayıp, evimizi düşündüğümde hep tertemiz bir ışıltı hissederim. Yoğurt dök yala cinsinden pırıl pırıldı yuvamız.
Bizim de televizyonumuzun üzerinde elişi dantel örtüler vardı. Regilatörümüzün üzerine de aynı örtünün takımı serilirdi. Üzerinde zıpladığımızda içlerinden samanlar dökülen yeşil koltuklarımız vardı sonra.
Ve onların üzerinde rengarenk iplerle, gül motifleriyle örülmüş kırlentler vardı. Kırmızı, pembe, sarı, beyaz güller, yeşil koltukların üzerinden fışkırırdı. Hepsi annemin göz nuruydu. Evimizin her yerinde onun çiçekleri açardı. Bir de, eve gelen misafir hanımların dizlerini örtmesi için diz örtülerimiz olurdu. Yine annemin ördüğü, yine çiçek desenli. O zamanlar pek bir garip gelirdi bize bu örtüler. Ve el örgüsü daire şeklinde paspaslarımız olurdu. Zevkli kadındı annem, en pastel renklerden örerdi bu paspasları.
İki çiğdem bir çekirdek okula giderdik. Ütüsüz önlüğüm hiç olmadı, kolalanmamış yakam da. Yemeklerden sonra ellerimizi havaya kaldırıp, lavabo önünde sıraya girerdik. Tüm masum duygularımız gibi, her şey tertemizdi, her şey pırıl pırıldı.
Komşuya gönderilirdik arada, ‘Bir maniniz yoksa, annemler size gelmek istiyor’ derdik. O komşuların hiçbir zaman manisi olmadı. Onlar sohbet ederken, çocuklarıyla oynardık. Bir kez küfür ettim de, o acı biberi ağzıma sürdün ya anne. Ne iyi etmişsin. Arada seni çok kızdırırdık, gırgırın sapıyla kovalar gibi yapardın bizi. Ama bir kez bize vurduğunu anımsamıyorum. Dört çocukla nasıl baş edebildin annem.
Ankara’daydık babamın hem üniversite okuyup, hem çalıştığı zamanlardı. Okula onu da gönderirdin, bizi de. Sahi, sen kaç çocuk büyüttün annem. Akşamları babamın getireceği Melek Sakızlarını bizler heyecanla beklerken, o kavrulmuş soğan kokusu, o ev gibi ev kokusu nasıl unutulur annem. Bilir misin, ‘Ömründe yediğin en güzel yemek ney?’ diye sorsalar, aklıma gelen tek yemek; taze fasulye oluyor. Hani bir Pazar günü çok acıkmıştık da, sen taze fasulye pişirmiştin, ‘Az bekleyin, yanına pilav da yapacağım’ demiştin. Bekleyememiştik. Ekmeklerin arasına taze fasulye koyup, sandviç hazırlamıştın bize. Bilir misin annem, ömrümde hiçbir yediğim yemek öyle tatlı gelmedi. Hiçbir yiyecek onun yerini tutmadı.
Ya, sonra Niğde’ye gidişimiz. Giderken eşya kamyonuna çiçeklerinin sığmaması, tüm çiçekleri komşulara bırakırken döktüğün göz yaşları nasıl unutulur annem.
Ya bana diktiğin çiçekli elbise. Hani, kolsuz, kiloş etekli elbise... Hani mavili beyazlı iri çiçekli olan. Hani dönerken eteklerinde dünyayı döndürdüğüm o elbise. Bir daha hiç öyle güzel elbisem olmadı annem, hiçbir elbisem öyle yakışmadı. Bir de abimin sünnetinde hepimize takım ördüğün turuncu kazaklar. Bir daha hiçbir kazağım öyle ısıtmadı.
Ya sonra otuz yaşında Edirne’de, dört çocuğunun eğitimi için çalışmaya başlamana ne demeli. Her öğlen iş yerinden yarım saat yürüyüp, eve gelip, bize öğlen yemeği yedirip, okula hazırlamana...
Sahi annecim, o gücü nereden bulurdun? Bazen yorulduğumda, işler, yükler ağır geldiğinde, hayata söylendiğimde, o günler aklıma gelir, seni düşünürüm. Pazar günü olurdu da; önce dört çocuğunu teker teker yıkar, sonra alüminyum kocaman bir leğende çamaşırlarımızı, çarşaflarımızı elinde yıkardın. Onlar kururken bir yandan kısır yapardın, oturur bir güzel yerdik. Sonra tüm yorganları elinde kaplar, kenarlarını yorgan iğnesiyle dikerdin. Bir de ütülerimizi bitirirdin.

Ya eşek kadar kız olduğumda, mimarlık okurken, proje teslimi zamanları, uykusuz gecelerimizde, sadece bana değil, eve getirdiğim tüm arkadaşlarıma hizmetine ne demeli. Meyveleri soyup ağzımıza verişine. Projelerimizi yetiştiremeyeceğiz diye, eline 0,1’lik rapido kalemi alıp, çimleri noktalamana ne demeli.
En basit bir dersten dahi olsa, her sınav gününün sabahı, kapıdan sağ ayağımı atmamı isteyip, sırtıma dokunarak dua edişine... İyi mi, hala bütün eşiklerden geçerken sağ ayağımı atıyorum. Sol ayağımı yanlışlıkla atarsam, çaktırmadan geri dönüp, sağ ayağımı yeniden atıyorum.
Ya bizlere ördüğün çeyizler. Üç kızına da, ikişer tane dantel masa örtüsü örülür mü be annem. Yatak odası takımları, kanaviçeler. Göz mü dayanır onca şeye.
Ya attığın her ilmeğinde, ördüğün her zincirinde bizler için ettiğin dualara.
Sonrasında bana üzülüşün. İki yılda on yaş birden yaşlanışın. Hangisinin hakkı ödenir.
Hala yokluğunda elim kolum bağlanır. Hala her derdimde, koynundur yerim.
Sırdaşım, yoldaşım, anam! Hangi yazı anlatabilir ki seni, çekileyim huzurlardan ve sadece dua edeyim;
Allah sizleri başımızdan eksik etmesin diye.
Bir de şu fotoğraflar annecim, o Kumrucuk önce küçük ağaç dalları taşıyıp, pencere önüne yuva yaptı, günlerdir de özenle yumurtalarını büyütüyor. Yumurtalarının başından çok nadir ayrılıyor. Başka bir Kumru da ona dal taşımaya başladı, sanırım çocuklarının babası. Sana ve tüm annelere armağanım olsun, olur mu?
Leyla AYYILDIZ
|