-Beyaz? -Pike. -'Masumiyet' demeni beklemiştim. Pembe? -Bebek. -Cinsiyet? -Kız. -Deli!(?) -Ben... Yok. Sen. -İzbe? -Tekke. -Ne Tekke'si? -Tekke işte... Du bak, anlatıcam; Işıkları kapatalım. Hah, tamam, böyle daha iyi oldu. İki yıl önceydi, bir restorasyon projesi çizecektik; tarihi bir Tekke'nin projesiydi bu. Elimizde sokak krokileri, kadastral paftalar, halihazır haritalar, eski fotoğraflar, imar planları, düştük yola. Sora sora bulduk Tekke'nin bulunduğu sokağı. Ağaçlar arasına saklanmış bir yapı karşıladı bizi. Öyle gizlenmişti ki, içerisini görmek ne mümkün.
Ahşap bahçe kapısına yaklaştığımızda, sokakta oynayan çocuklar bizi uyardı;'Köpekler var, sakın izinsiz girmeyin' dediler. Koşarak, bahçe kapısının üzerine tırmanıp, içeriye seslendiler. Az sonra kapı açıldı, çok iri bir adam karşımıza çıktı. Etrafında koskomacannnn köpekler, dört beş tane...
-Ne kadar kocaman?
-Koskomacannnn.
-Korktunuz mu?
-Hem de nasıl. Hepimiz duyulup, duyulmadığı belli olmayan birer minik çığlık atıp, yarım adım geriye kaçtık. Ama köpeklerden daha çok, adamdan korktuk. Açık yeşil renkli gözlü, çok iriii bir adamdı, çok çok iri... Üzerindeki kıyafetleri nasıl anlatabilirim sana? Tarkan filmlerini izlemiş miydin? Ya da Malkoçoğlu? İşte o filmlerden fırlayıp, kaçmış birini düşün. Hani görsen; 'Yaa bunun bu yüzyılda ne işi var?' dersin. Zaten Tekke'nin mistik havasını daha kapının önünde hissediyorsun, bir de adamı görünce 'Kaçıncı yüzyıldayız biz?' diye sersemliyorsun.
Vücudu kaslı mı kaslı... Haki renkteki kumaştan bir şalvar giymişti; yırtık, pırtık. Belinde iki üç tane tabanca... Öyle bakma, kaç taneydi anımsamıyorum, ama kesinlikle bir taneden çoktu, iki üç tane olamaz mı? Neden olmasın yaa... Du, devam edicem. Tabancaların yanında komacan bir bıçak, yanında mermilerin dizili olduğu o şey, hani kemer gibi.......
-Palaska.
-Hah, palaska... Elinde bir tüfek, ayağında eskimiş deri çizmeler, üzerinde açık yeşil renkte kaliteli olduğu belli olan ama yırtık bir atlet. Kırlaşmış saçları upuzun, kirli bukleler oluşturmuş, karman çorman... Hani şu çöp yiyerek yaşayan, akli dengesini yitirmiş adamlar var ya, onlara benziyor. Fiziği çok güzel. Ama çok, çok kirli vücudu. Bir parmak kalınlığında olmasa da, simsiyah, zifte benzer kir tabakası tüm vücudunu kaplamış. Parmaklarında çeşitli metallerden kocaman yüzükler var. En irisi başparmağındaki.
-Kaçmak istemediniz mi, oradan? Silahlar falan.
-Hı hııı... Gözlerimizle birbirimize kaçmak için komutlar versek de, bizi içeri çeken bir şey vardı. Adrenalinimiz oldukça yükselmişti. Adam, tüm bu görünenin aksine öyle kibar konuşuyordu ki. 'Bismillah' dedik, girdik içeri... Sanırım o an, hepimiz içimizden ayrı ayrı dualar okuyorduk.
Köpeğin bir tanesi bana çok fena askıntı oldu. Duymuş muydun bilmiyorum, köpeklerden ne kadar çok korkarsan, salgılanan hormonlarının kokusuyla, senin için tehlike daha da artarmış. Peşimden ayrılmıyor, beni kokluyor, korkutuyordu. Huzursuz olduğumu fark eden adam, köpeği azarladı. O canavar şey kuyruğunu sallayıp, uslu bir çocuğa dönüştü.
İçerisi muhteşemdi. Asırlık ağaçların sardığı bir bahçe içinde, bir yanda haziresi, bir yanda kuyusu, bir yanda tekkenin muhteşem ahşap yapısı, birbirinden güzel orijinal ahşap detayları hepimizi büyüledi. Fonda bir de Hammamizade İsmail Dede Efendi'den 'Zülfündedir benim baht-ı siyahım, sende kaldı gece gündüz nigahım' olsaydı, hiç de fena olmazdı hani.
Hepimiz, ağzımız yarı açık, o mistik havayı içimize çekerken, bir yandan da yarı ürkek, yarı rahatlamış olarak, adama mırıl mırıl bir şeyler soruyorduk. Adam Tekke'nin içine aldı bizi. Loş, nemli havayı soluduk. İçimizden 'Tanrı detaylarda gizlidir' diyorduk. Gözümüzü o harika detaylardan ayırdığımızda bir de ne görelim; deminki adam yanımızdan ayrılmış, onun yerine takım elbiseli bir beyefendi gelmiş... Diğer adamın ikizi gibi bir adam.
Nasıl bir adam mı? Üzerinde pırıl pırıl, ütülü bir takım elbisesi olan, beyaz gömleğinin yakası kolalı, boynunda çok şık bir kravat, ensesinde topladığı kırlaşmış, uzun saçları jöleli. Çok etkileyici bir adam...
Bizim sorduğumuz sorulara İngilizce yanıtlar vermeye başladı. Hayat hikayesini anlatıyordu. Bir inşaat mühendisiymiş. İngiltere'de okumuş, uzun yıllar orada çalışmış. Sonra yurda dönmüş, biriyle evlenmiş. Birkaç çocukları olmuş. Karısıyla anlaşamamışlar, ayrılmışlar. Bu dönemde işiyle ilgili de sorunlar yaşamış. Manevi güçlerin etkisi altında hissetmiş kendisini, bir gece rüyasında ona bu tekkeyi koruma görevi verilmiş. O zamandan beri de köpekleriyle beraber burada yaşıyormuş.
-Nasıl yani? Nereden çıktı şimdi bu takım elbiseli adam?
-O iki adam; aynı adam, akıllım. Bizi kapıda karşılayan adamla, takım elbiseli olan aynı kişi. Bizimle konuşmaya başladıktan sonra üzerindekileri görmez olduk, adam öyle hoş bir beyefendiye dönüştü ki. Ne vücudundaki, ne saçlarındaki kiri görüyorduk artık. Kapıda bizi karşılayan adam gitmiş, yerine bu beyefendi gelmişti. Bir mühendisti o, kendisine verilen ulvi bir görevi yaptığına inanıyordu. Hoş, gerçekten çok önemli bir görev üstlenmişti. O olmasa o tekkenin özgün elemanları birer birer çalınacak, bir gece yarısı bilinmeyen güçler tarafından güzelim tekke kundaklanacaktı.
Komşularının verdiği yiyeceklerle, yakacaklarla yaşıyordu. Bize cep telefonu numarasını verdi.
-Cep telefonu mu varmış?
-Ben de şaşırdım. Evet, varmış. İlk gördüğümüz anda eğer belinde cep telefonunu görseydik, tüm o Malkoçoğlu manzarası alt üst olurdu. Sanki o sahnenin büyüsünü bozmamak adına cep telefonu görünen bir yerde değildi.
Biz oradan ayrılırken, 'Yeni bir rüya gördüm, bir mertebe daha yükseleceğim, bu sefer de şuradaki tekkeyi koruyacağım' diyordu.
O güzelim Tekke'yi bir beyefendiye emanet ettik. Daha sonra restorasyon projesini başkaları çizse de, yüreğimizin bir yerlerinde o beyefendi hep var oldu.
Böyle işte. İzbe? Tekke...
-Sen bir alemsin.
-Biliyommm kiii...
Leyla Ayyıldız
|