Leyla AYYILDIZ

25/9/2006 - ÇIĞLIK ÖYKÜLÜ KADINLAR - Ayfer

 

 

Soluğu iyice sıklaşmıştı. Merdivenlerden üçer beşer koşarak aşağıya doğru iniyordu. İkinci kattan inerken demir korkuluğa geceliğinin eteği takıldı, hızla çekerek kurtarmaya çalıştı, beceremedi, bir kez daha çekti, kumaşın bir parçası yırtıldı, korkuluğa asılı kaldı.

 

Başı da spiral şeklinde dönen merdivenle birlikte dönüyor, arada sendeliyordu. Apartman kapısına yaklaştığında otomat kapandı. Kapıyı açmak için olanca gücüyle kapıya asıldı, ne zor açılıyordu, sanki üzerine tonlarca ağırlık ilave edilmişti. İki eliyle güçlükle açabildi.

 

Sokağa çıktığında tüm vücudunu, özellikle de çıplak yerlerini keskin, soğuk bir rüzgar yaladı. Yerdeki çamurla karışık cıvık kar birikintisine bastığında, terliğinin birinin olmadığını fark etti. Koşarken düşmüş olmalıydı. İnce ince kar yağmaya devam ediyordu, titredi.

 

Sokak lambasının aydınlığında sadece, büyümüş, neredeyse yüzü kadar olmuş, korku dolu gözleri seçilebiliyordu.

 

Gecenin en sessiz bu yarısında; üzerinde yırtık bir gecelikle, yalın ayakları sürünürcesine koşmaya çalışırken, başı, kendi apartmanlarına, salonlarının penceresine doğru geriye doğru döndü. Işık açıktı. O ise, pencereyi açmış, yarı beline kadar aşağı sarkmıştı. Yaralı bir hayvanın çıkardığı sese benzer bir ses çıkararak kadını çağırıyordu.

 

Utandı. ‘Susss!’ diye fısıldamak istedi, ‘Duyacaklar!’

 

.....

 

Bir an duraksadı. Yukarıya dikkatle bir daha baktı. Onun gözlerini gördü. On saniye daha adamın gözlerine bakacak olsa; adam onu yine sanki hipnoz edecek, gözlerinden fırlatacağı demirden yapılmış kalın bir zinciri kadına doğru atacaktı. Bu zincirden kadınla adam arasında bir köprü kurulacak, zincir iyice kalınlaşacak, güçlenecek, önce kadının boynuna sarılacak, sonra kollarına dolanacak, aşağı doğru bacaklarını saracak ve ayaklarını prangalayacaktı. Sonra da kadını yukarıya doğru, evlerine çekecekti.

 

‘Gel’ diyecekti. ‘Gel, dinle’.

 

Kadını içeri alırken, hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşanmamış gibi gülümseyip, elini uzatacaktı. Defalarca onu ne çok sevdiğini söyleyecek, özürler dileyecek, bir daha yapmayacağına dair sözler verecekti. Kadını koltuğa oturtacak, hatta alnına bir öpücük konduracaktı. Kadın titreyerek otururken, yemek masasının üzerindeki şişelerden birinin dibinde kalan içkiyi bardağına boşaltacak ve içmeye devam edecekti.

 

Yine kadının elinden tutup, masaya doğru çekip, karşısına oturtup, anlatmaya başlayacaktı. Konuşacaktı, konuşacaktı, hiç susmadan konuşacaktı. Kadının kendisini dikkatle dinlemesini isteyecekti; dikkatinin dağıldığını hissettiği an sesini yükseltecek, cümlelerin içine emir kipinde ‘dinle’ sözcüğünü yerleştirecek, sonlarını da ‘anladın değil mi?’ ile bitirecekti.

Kadın, hiçbir şey olmamış gibi dinlemeye devam edecekti. Adamın sesi biraz yükselirse,  ‘Komşular’, ‘Komşular duyacak’ diyerek fısıldayacaktı. Taa ki adam sızıncaya kadar bu böyle devam edecekti.

 

Ancak; yatak odasından evin içine yayılan adamın horultusunu işittikten sonra, morarmış gözünün üzerine bir parça buz koyabilecekti. Eriyen buzla gözyaşları karışıp dudağı üzerinde tuzlu bir tat bırakacaktı.

 

Yatmayacaktı. Televizyonu açıp, sesini iyice kısıp, karşısındaki koltuğa oturacaktı. Dizlerini karnına doğru çekip, ellerini dizlerinde bağlayıp, ileri geri sallanacaktı. Küçük bir tespih böceği gibi kıvrılacak, kıvrılacaktı. Ufacık olup, kaybolup, yok olmak isteyecekti.

 

Televizyona anlamsız, boş boş bakacaktı. Kollarına gözü takılacak, onların da morarmış olduğunu görecek, utanacak, kapatmak için geceliğinin kollarını biraz daha sündürüp, çekecekti. Biraz daha kıvrılacaktı. Ertesi gün neler olacağını, gözündeki morluğu fondötenin kapatıp, kapatamayacağını, işe gidip, gidemeyeceğini düşünecekti.

 

Gözleri daha fazla şişmesin diye, gözlerinden akan yaşlara durmaları için emir verecekti. Bakışları sertleşecek, yüzü katılaşacaktı. Ruhu ile bedeninin hesaplaşmasını sessizce dinleyecekti. Sendeleyerek ayağa kalkıp, aynaya bir kez daha bakıp, kendine bakan kadını tanımaya çalışacaktı. Tanıyamayacaktı...Her şeyden, en çok kendinden tiksinecekti.

 

Kangren bir kolu kesip, atmayı beceremediği için, en çok kendine öfkelenecekti.

Bu sefer öyle olmadı. Pencereden bağıran adamın sesini arkasına alarak, koşmaya devam etti. Ellerini sıktı, tırnaklarını kendi etine geçti, dişlerini sıktı, defalarca besmele çekip, güç diledi.

 

Ana caddeye çıktığında arkasını dönüp, geriye doğru baktı. Kimse yoktu. Karanlık bir boşluğa düşen sararmış bir sonbahar yaprağı gibi titriyordu. Bir taksi görünceye dek, koşmaya devam etti.

 

Bu son kaçışıydı. Bu olaydan sonra bir daha kocasının yüzünü görmedi. Yıllar süren boşanma davalarına hep avukatını gönderdi, kendisi hiç katılmadı. Onun değil yüzünü görmek, adını dahi duymak istemiyordu. Arada tehditler aldı, yılmadı.

Gençliklerini çalan birlikteliklerine kırmızı büyük bir çarpı atıp, bir sandığın içine kapattı, sandığın ağzını bir daha açmamak üzere mühürledi.

 

Ruhuna atılan bu derin çiziklerle uzun yıllar ayakta kalma mücadelesi verdi. Yaralarının iyileşmesi çok güçtü. Tüm yaşadıkları, gecenin bir yarısı bir araya geliyor, sarmal bir yumak olup toparlanıyor, önce büyük korkunç bir baş çıkıyor, bu baş büyüyor, büyüyor, sonra ahtapot kollarla bir kabus olup, tüm vücudunu sıkıca sarıyor, özellikle boğazını olanca gücüyle sıkıyordu. Sonrasında kendi çığlıyla uyanıyordu. Ani seslere tahammülsüzdü, evdeki tüm telefon seslerini kısmıştı, aniden duyduğu seslerle yerinden zıplıyor, kalp çarpıntısı dakikalarca geçmiyordu. Yıllar böyle geçti.

 

 

Hiç beklemediği bir anda karşısına başka bir adam çıktı. Birbirlerini sevdiler. Uzun süre evlenip, evlenmeme konusunda tereddüt etti. Sonrasında yeniden evlenmeye karar verdi. Yeni eşinin ilk evliliğiydi. Adam çok iyi niyetliydi, kadını mutlu etmeye çalışıyordu. Her şey güzel gidiyordu. Her iki taraf ta oldukça özveriliydi. Geçmiş hiç konuşulmuyor, yaraların üzeri yavaş yavaş sarılıyordu.

 

Taa ki... O geceye kadar...

 

-Uyumadın mı? Ne düşünüyorsun?

 

Böyle başladı yeni kabuslar. Tanrı çok sevdiği kullarını defalarca denermiş. Kadın için büyük, çok büyük yeni bir sınav başlamıştı.

 

Yeni eşi, kadının durgunlaştığı gecelerde, imalı sorular soruyordu. Bir kez kadına, eski kocasını özleyip, özlemediğini sordu. Kadın bu soruya itiraz etti. Böyle bir şeyin asla olmadığını, mutlu günlerini hiç anımsadığını, onu hiç özlemediğini söyledi. Ne kadar istese de, yeni eşini buna inandıramadı.

 

Bu evliliğinde de aralarına yeni bir düşman almışlardı... ‘Kıskançlık’...

 

Bu da korkunç bir yılandı. Sessizce kıvrılıyor, hiç olmadık bir yerde kadına yaklaşıyor, sokuyor, zehrini bırakıyor, ısırdığı yerlerde yaralar oluşturuyor, bu yaraların başları sonradan iltihaplanıyordu.

 

Ne yapsa, ne söylese adam ona inanmadı.

 

Ayrı oldukları her dakika kadını arıyor, nerede olduğunu soruyor, kadının verdiği cevaplara asla inanmıyordu. Kıskançlık genetik miydi? Kayınpederinin de kayınvalidesine karşı yaptığı benzer davranışları gördükçe şaşırıyordu.

 

Pencereden baksa, hesabı sorulmaya başlanmıştı. Telefonu gizlice kontrol ediliyor, mesajları okunuyordu. Kasaba bile yanıt vermeye çekinir olmuştu. Bazen takip ettirildiğini düşünüyor, aynı adamı başka başka köşe başında görüyordu.

 

İkinci kez evliliğini sonlandırmak istemiyordu. Kurtarmak istiyordu ve kurtulmak. Daha nereye kadar kaçacaktı? Kocasını seviyor, hatta anne olmak istiyordu. Sadece içini kemiren bu kurdun başının koparılması gerekiyordu. Beraber gidilen psikologlar, sosyal danışma uzmanları da onlara yardımcı olamadılar.

 

Kavgalar büyüdü, kıskançlık daha da arttı. Yine hasta bir ilişkinin, azgın akan sularında, delik bir kano gibi, kayalara bedeni, ruhu çarptı. Kano gittikçe su alıyor, batıyordu.

 

Ve bir gün, bir gece yarısı, kıskanç kocasının tabancasından çıkan kurşunla yere yığıldı.

Gazetelerin üçüncü sayfasında boy boy fotoğrafları yayınlandı. ‘Kıskanç eş cinnet geçirdi’ diye başlıklar atıldı. Gazeteyi okuyan tüm arkadaşları, tanıdıkları bu olaya çok şaşırdı. Oysa, ne eski kocası ile, ne de yeni kocasıyla evliyken Ayfer’in çığlığını hiç işitmemişlerdi. Haber kupürünün sol üst köşesindeki, nüfus cüzdanından fotokopisi çekilmiş fotoğrafına bakıp, derin bir iç çektiler.

 

‘Ayfer’...

 

Bazılarının çığlıkları, kendi evinin dört duvarına bile çarpmaz, bedenlerinden yapılmış zırhlarının içinde sıkışıp kalır.

 

 

 

Leyla AYYILDIZ

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

8/5/2007 - Turan Tuncer

Yazan isimsiz

Can şiir'ini okurken tanıdık bildik ' hafızama yer etmiş ' ne kadar aşina anı ve anektod varsa yeniden yeniden hatırladım yeniden yaşadım..
Adı olmayan kadınlarımız ve kişiliği daha kundağa bile sarılmadan elinden alınan erkeklerimiz geçti anıların o bulanık koridorlarından.
Bir zamanlar toplum analizlerini kelimelerle tarifini 'bastırılmış kadınlık, kışkırtılmış erkek' yanılgısı ile yapan D. ASENA'nın yaptığı o tarihsel hata geldi düşüncelerimin labirentli koridorlarına,
Toplum yapısının temel ögeleri olan Kadın ve Erkek bileşkeni, kimyasında bir birini tamamlayan elemanlar iken, yaşamın içinde neden bu kadar doğasına karşı guruplar haline gelerek bir birlerini törpülemekteler ?
Toplum içinde kadını horlayan, aşşağılayan, ruhsal,cinsel ve bedensel taciz uygulayan onu yaşamının içinde ikincil konuma sokan erkekler acaba kimlerin eseri o erkekleri 9 ay batınlarında taşıyan, yıllarca hayata hazırlayan ve tüm temel öğretileri öğretenler acaba kimler ?
Kocalarından dayak yiyen kadınlar yetiştirdikleri erkek çocuklarına acaba önlerindeki yaşanılacak hayat ve bu hayatı paylaşacakları hayat arkadaşları ( karıları ve kızları ) için ne kadar doğru şeyler öğretiyorlar ?
Şiir'lerle şiir'ce kal

Turan Tuncer
Bağlantı

20/3/2007 - fulya

Yazan fulya
gerçekten çok güzel bir yazı ve doğru yere parmak basmış.malesef bu sorun tüm kadınların sorunu kıskançlık çok ince bir çizgidir ve bu çizgi ufacık aşılsa hayat zindan olur.dozunu kaçırmamak gerek hiç bir şeyin her şey dozunda güzel.tamamıyle katılıyorum kendine güveni olmayan insanın başkasına da güveni olmaz.boşuna dememişler herkes karşındakini kendisi gibi bilir diye.bir insan yalancıysa herkesin de yalan söylediğini düşünür.allah hepimizi bunlardan uzak tutsun.paylaşımın için teşekkür ederim.
Bağlantı

20/3/2007 - kıskançlık

Yazan handan
Etrafımız da ne çok var bu tur yaşamlar, yaşanmışlıklar.
Sessiz çıglıklı, ruhuna centik atılmış kadınlar bizim kadınlarımız.
Erkegin kadını bir meta olarak görmesi, kadının buna baş egmesi,
ustune üstelik birde kıskançllık.Dünyada kıskanç bir erkeğin kıskançlığından
kurtarılması kadar zor bir iş daha yoktur.Kıskançlık, solunan havada
başgösteren bir daralmadır bence.

Ait olmak - sahip olmak, insanın kendisi için kazdığı kuyudur kıskançlık.
Kişinin özguvensizligidir. Bu duygunun getirdigi, kaybolan yaşamlar,
ayrılıklar, suruklenen yaşamlar.

Ben kıskançlığın, tabii dozu kaçmış bir kıskançlığın, hastalık derecesinde
bir sorun olduğunu düşünüyorum. Kişinin özgüveni yok olmuşsa, kendini
küçük görüyor ve aşağılık duyguları içinde kıvranıyorsa, bu aşırı kıskançlık
krizlerine kapılabilir. Herkesin düşündüğü gibi ben kıskançlığın sevginin bir
uzantısı olduğunu da kabul etmiyorum. Sevgi karşısındakini mutlu etmek,
onun mutlu olduğunu görmek demektir.
Kıskançlık ise tam tersine, karşısındakine eziyet etmektir…


handan
Bağlantı

25/9/2006 - Kahve Molası'nda Eklenenler

Yazan leylaayyildiz
Rebeka Behar / 13/05/2005 5.25.01

"bir taksi gorunceye dek kosmaya devam etti..." cumlesine dek cok canli, cok guzel.

gerisi oykuden cok oyku ozeti gibi olmus.

fotografta hosuma gidenler: diger fotograflarin gibi sadece grafik olarak doyurucu olmakla kalmayip bir hikaye anlatiyor olmasi ve kullandigin mavi. (filtre oldugunu dusundum, yaniliyor muyum?) ufuk cizgisi ise azcik egri. (olc istersen:)




Halil Taşkın / 13/05/2005 6.50.46

Her yeni gün yeni bir başlangıç, bulunduğumuz yeryüzü parçasına göre kendini göstermeye başlayan güneş orada bulunan insanların hayatlarını, gecenin karanlığından sıyırıp, yeniden aydınlatır ve hayata yeniden başlamsını sağlar, ama sınırlı ömürden bir takvim yaprağının daha düşdüğünü de hatırlatırcasına.
Yazıyı okurken radyoda 'Talihin elinde oyuncak oldum.....' arkasından 'Mevsim artık sonbahar.....' ve 'Kimderdi ki biz ayrılacaktık...' şarkıları peşpeşe gelince kendi kendime dedimki, yazı ile nede uyumlu oldu tıpkı fotoğraftaki gibi güneşi artık kaybolmuş, lambaların aydınlığında, o muhteşem imparatorluğun başkentinin ihtişamını görmeye çalışan Ayfer'in aslında kendi mutlu günlerinin geçen zaman içerisinde nasılda kaybolduğunu, doğacak güneşten bir ümit olup olmadığını, hayelinde canlandırdığının ifadesi aslında.
Sayısız çığlık yüklü kadınlarımız var elbet ama her biri ayrı bir dram. Bu defa da kendi benliğinden uzaklaşmış içkiye sığınmış bir eşin ağırlığı ve hayatı zehirlemesi. Oysa ki 'mutlu bir yuva cennetten bir bahçe' olarak tanımlanır kültürmüzde değil mi ya, bunu sağlayan eğitimden yoksun oluşumuza ne demeli. Eğitim sağlıklı bir şekilde yapılmaz ise, topluma sağlıklı bireyler nasıl yetiştirilir. Hani değil eşini, karıncayı bile incitmeyecektik.
Sabah yeniden kendini gösterecek güneşin ilk ışıklarını alırken eğitimli bireyler, huzurlu aile ve bunların oluşturduğu müreffeh bir toplum oluşması umuduyla. Teşekkürler Leyla, Selam ve sevgilerle.




Müjgan Yalız / 13/05/2005 9.07.38

Merhabalarrrrr!

Leylacığım bir gün biz seni çığlıklara boğacağız galiba...Yeter diyerek sen sokaklarda kaçacak bir taksi arayacağa benziyorsun.

Sevgilerimle...seni çok öpüyorum. Ellerine sağlık. Ben beğendim.




Müjgan Yalız / 13/05/2005 9.48.19

'senin sıran' ? haa anladım. Canın sagolsun, sıralar uzun... bekleriz.




Halparslan / 13/05/2005 10.38.35

Ya leyla sen insanı mahvediyorsun:) yazındaki kahramanı çok iyi tanıyorum.adı ayşe fatma,işkence hep dayakla olmaz ki,aşırı kıskanmak,dinlememek inanmamak onlarda birliktelikte yapılan türlü işkence yöntemlerinden biri.
senin bu fotoğrafın benim içimde bir yerlere çizik attı geçti.köprü ver ardınca uzana ışıklar....o karanlığa duran karşı kıyılar...o kadın ...o kadın hikayendeki bir kahraman gibi ama o kadın işkencenin falaka cinsini değil sözcesini görmüş gibi duruyor.ellerini ayaklarının arasına koymuş ürküntü var biraz da içinde.(yaksa hava serin de ondan mı:))) o denli güzel olmuş ki resim. onunla karşı kıyıya bakabiliyorum. gerçekten güzel.başarılar leyla.:)




Kutay / 13/05/2005 10.41.21

Neden böyle oluyor? Toplum olarak kentli olmayı bir türlü beceremedik.
Çığlık öykülü erkekler de vardır mutlaka, ama Aile mahkemeleri kayıtlarını incelerseniz, yüz boşanma davasından sekseninin kadınlar tarafından açıldığını göreceksiniz. Ekonomik özgürlüğü elinden alınmış kadınlarımızın çığlıkları maalesef azalacağa benzemiyor. Bu yazı dizinle toplumsal bir sorunu tespit ediyorsun. Bu toplumda yaşıyorsak, hepimizin bir şeyler yapması lazım. Kadınlarımızın öyküleri neden gülücük öykülü olmasın. O'nlar buna layık..
varolasın Lem Leyla...:)






Nİhat Capar / 13/05/2005 11.32.45

elinize sağlık.yine harikuladeydi ;))

-hangisi?

elbette ikisi de :)))))))







Mete Kaynaroğlu / 13/05/2005 11.43.41

Fotoğraftaki gece mavisi çok güzel.. fotoğraf ve bu karanlık mavi, öykü konusuna çok uyumlu. Fotoğrafların bir öykü dili olur mu?... bilmem ama bazen fotoğrafa baktığımızdaki algılamalarlarımızla yanındaki öykü birbirini tamamlarsa daha bir güzel oluyor öyküyü okumak. Ancak bir birini tamamlamazsa aksi de olabilir elbette.

Öykü içerisinde var olan alkol.. öfke.. kıskançlık aslında ciddi hastalıklar galiba.

Yazınızı okuduğumda, bir yazı okuma keyfi aldığımı ama öykünün kendisinin de beni burduğunu söylemeliyim.
Sevgilerimle..))




Gulumse / 13/05/2005 11.51.42

Bir çığlıkta benden kopacak sana yakında... Devam yazmaya.

Emeğine sağlık Leyla'cım.

Sevgiler.




Fa / 13/05/2005 12.41.10

Dört gözle beklenen Cuma yazılarından biri daha zevkle okundu. Bu kez toplumsal bir yaraya değinmiş sevgili arkadaşımız. Yazının boyutu bence kahve molasına yaraşır uzunlukta olmuş. Şüphesiz, böylesi konular uzatılıp bir dizi haline dahi getirilebilir. Topluluğumuzun, karınca kararınca, bu türdeki yaraları sarabilecek gücü de kendisinde bulacağına inanıyorum. Teşekkür, sevgi ve saygılarımla.




Murathoca / 13/05/2005 13.35.50

Okuduktan sonra baktım da öykü bir paragraf değilmiş. Okurken sanki öyle gibi geldi . Akıcı anlatımınızdan kaynaklanıyor olsa gerek . Yüreğinize sağlık .

Dayak mutsuzluğun en uç noktası. Ya başka mutsuzluklar?

İyi adamların mutsuz eşlerine de değinmelisiniz bir gün. Yani çığlığını (bırakın duvardan yansımamasını) boğazından bile çıkaramayan kadınlar. Ahlakından, anneliğinden ve çevresine olan saygısından dolayı kendi ruhunu döven kadınlardan. Aşık olan ruhlarını dövenlerden.

Ne eziyettir o . Yaşayan bilir. "Evlilik aşkı öldürüyor" denir ya. Söz eksik bence. "Evlilik, evlenilen insana duyulan aşkı öldürüyor" .Peki ya genel anlamda aşkı öldürebiliyor mu? Hayır. Ne yazık ki. Aşk hep var ama evliyseniz, ruhunuzu döverek uzaklaştırıyorsunuz kendinizden ve güven dolu aile yaşamınızdan. Neolursunuz buna da değinin ki dayak yiyen kadınlar sağlam nedenleriyle avunabilsinler ve kendilerini, böyle bir neden sahibi oldukları için yukarıda bahsettiğim "İyi adamların mutsuz eşlerinden" daha şanslı görebilsinler. O nedeni kullanamıyor olsalar bile.




Zeycan Irmak / 13/05/2005 15.17.15

..........................................................................
Yorum panosu bana bakıyor... ben panoya bakıyorum... sonra o bi daha bana bakıyor... ben... ben...

ben susabilir miyim?.................

Bu yazıya.. bu hikayeye...

İlk defa...

Yorum yapamıyacağım.... bağışla....




Tuğba Çamlıbel / 13/05/2005 15.20.08

Leyla çok sarsıcı bir öykü bu. Hele ki sonu. Yanlız bir sey var anlamadığım. Ayfer öldü mü o kurşun sonrasında. Ve o cığlığı duyamayanlardan mısın sende? Hayatının neresindeydi Ayfer. Bunları da bilirsem öykü daha rahat oturacak.

Bence sen Çığlık Öykülü Kadınlar diye bir kitap yazmalısın. Kaynak mı??Sende, bende, yan komşunda. O kadar çok ki. Hiç zorlanmazsın. Zaten en güzel, en çarpıcı cümlelerle yansıtıyorsun bunu bize.

Bu seriyi içim burkularak okuyorum. Hatta yaşayanlardan biri olarak çok çok anlıyorum o kadınları. Ama ben senden arada aşk hikayeleri de okumak istiyorum.. Ve bekliyorum...Ve yine kalemine nazar değmesin diyorum....Sevgiyle kal...




Yardbirds / 13/05/2005 15.20.41

İlişkilere toplum yön verdiği sürece ve toplumun da az biraz cahil olduğunu düşünürsek daha bu öykü gibi neler çıkar neler...yazı da fotoğraf de çok güzel.Elinize, kaleminize sağlık....




Gülten / 13/05/2005 15.32.40

Leylacım canım,
Çok etkileyici bir yazı olmuş,
Hele fotograf yazıyla bir bütün.Bence yazıların ayrı güzel fotograflar ayrı güzel.Yaa Leyla yüreğine,eli,kalemine,güzel duygularına sağlık.






Zeycan Irmak / 13/05/2005 15.38.11

Fotoğrafa yorum yazmayı unutmuşum hikayenin akışına kapıldım...

Fotoğraf?... görüntü süper!






Zumrut / 13/05/2005 16.17.04

sevgili Leyla hanım!....
ellerinize yüreğinize sağlık yine... Yine öyle güzel yazmışsınız ki.... Yürek bursa bile yinede mükemmel....Çünkü hayatın içinden nede olsa.. bir söz vardır... Kapalı kapıların ve yüksek duvarlarında ardında yükselen sesleri kimseler bilmez diye.. Bu hikayenin sonu bana bu sözü anımsattı birden.... sanırım çokta gerçek bir söz....
sevgiyle :)




Thelake / 13/05/2005 16.56.35

Sevgili Leyla,
Yazını çooook beğendim.
''''Bazılarının çığlıkları, kendi evinin dört duvarına bile çarpmaz, bedenlerinden yapılmış zırhlarının içinde sıkışıp kalır.''
Yazının ardındaki bitiş cümlesini okuduğumda tüylerim diken diken oldu.
Çok etkilendim.
Sevgilerimle,
Dilek Sökmek






Filiz / 13/05/2005 17.49.13

Leyla yazim sekline soylenecek sey begendim, guzeldi. Ama konu. Ne olurdu, ne olurdu 2. es kiskanc cikmayip, kader 2. kez denemeseydi ve tarih tekerrur etmeseydi. Mutlu devam etseydi ne olurdu. Diliyorum kimse ogrenmesi gerekeni ilk seferde ogrenip tekerrurlerle denenmez. Cok yasayarak okuyorum ciglik oykulu kadinlarini. O yuzden her defasinda icim aciyor. Cigliklarin aci degil, mutlu oldugu bir dunya diliyorum. Sevgilerimle...




Öykü Özü / 14/05/2005 4.30.11

hani bazen okuduğunuz şey akıcı olmaz, kilitlenir bir yerlerde cümleler, hani çok merak edersin sonunu ama sonu bir türlü gelmez, bu yazı da öyleydi benim için... kilitliydi, merak uyandırıcıydı ve ben kilitlendim bir yerlerde çıkmak için anahtarım da yok yanımda...




Elephas / 14/05/2005 15.13.43

nedense o kadının hissettiklerini hissederek yazmadığınız fikrine kapıldım.. belki de tanıdığım başka kadınlar başka hayatlar buna neden olmuştur... sizi daha iyi anlamak için öykülerinizi izleyeceğim... paylaşımına teşekkürler... sevgimle
Burak Ü. KILIÇASLAN




Ozzzzz / 15/05/2005 1.08.58

bir fotograf bir öyküye bu kadar mı tutunur..
yorumum yok fazla..

çığlıkları sizden dinlemeye devam..







Kaya / 15/05/2005 13.19.24

Kalemine sağlık Leyla :) Yine en güzeldi...




Nihat Turan / 15/05/2005 14.35.15

her insanın bir öyküsü, her öykünün içinde sesli ve sessiz bir çığlık vardır. çığlıksız öykü yoktur...
her insanın bir öyküsü olabilir belki ama her öykünün bir şiiri olmaz. şiiri olan öykülerde buluşturmanız dileğiyle...




Ra / 15/05/2005 17.40.24

Yazınızı cok beğendim.. Hayatın icinden bir enstantane.. öyküye aktarılan.. temmenim bu öykünün bir daha gercek hayatta gercekleşmemesi .. O çığlık öylesine acı ki insanın içini parçalıyor.. öykü deki çığlıgın sesini kac kişi duymuşdur bilinmez.. leyla hanım duyduğunu cok güzel yansıtmış.. kendisine teşekkür ediyorum.. belkide yasanmıs bir öykü bu.. ama tek eksik olan..Onun 30-35 değilde.. hayatının baharında bir ayfer oldugunu düşünmek...elinde sağlık karnesiyle ana caddede yürürken.. suçu gunahı olmayan cıtıpıtı bir kiz oldugunu düşünmek.. kendisinden kurtulmak istediği yüz vermediği..bir heriften bir türlü başedemeyen.. sonucu aynı olan kücücük bir tabancayla bir kursunla yıgılan.. sonra kendi beynini kursunu sıkan bir herif..ve ben 15 metre uzağında onun cığlıgını duyan..yazılarınızın devamı bekliyorum..






Milenyum Dervişi / 16/05/2005 12.02.42


Okudum....Bazı yerlerin altını çizdim..Mesaj vermek gibi bir kaygıya edebiyatı feda etmeden,olduğu gibi,içten,yalın bir kalemden dökülenler,göze başından su içmek gibi zevkli...Yüreğine sağlık...Deklanşörüne de tabii:-)))))

-Sokağa çıktığında tüm vücudunu, özellikle de çıplak yerlerini keskin, soğuk bir rüzgar yaladı.
(Üşüttün bizi be Leyla...Bu nasıl tasvir böyle?)

-Sokak lambasının aydınlığında sadece, büyümüş, neredeyse yüzü kadar olmuş, korku dolu gözleri seçilebiliyordu.
(Güzeelll.)

-On saniye daha adamın gözlerine bakacak olsa; adam onu yine sanki hipnoz edecek, gözlerinden fırlatacağı demirden yapılmış kalın bir zinciri kadına doğru atacaktı. Bu zincirden kadınla adam arasında bir köprü kurulacak, zincir iyice kalınlaşacak, güçlenecek, önce kadının boynuna sarılacak, sonra kollarına dolanacak, aşağı doğru bacaklarını saracak ve ayaklarını prangalayacaktı. Sonra da kadını yukarıya doğru, evlerine çekecekti.
(Dayak yiyen bir kadının onuru ile anneliği ve eşliği arasında direnişinin güzel bir ifadesi)
-Eriyen buzla gözyaşları karışıp dudağı üzerinde tuzlu bir tat bırakacaktı.
(Bu kadar olur yani)
-Ellerini sıktı, tırnaklarını kendi etine geçti, dişlerini sıktı, defalarca besmele çekip, güç diledi.
(İnanmak;güç-kuvvet demektir.Besmele,öted bir Allah'tan değil;özündeki manevi kuvveden güç dilmeke,adeta içinde saklı potansiyeli tetiklemektir.)
-Gençliklerini çalan birlikteliklerine kırmızı büyük bir çarpı atıp, bir sandığın içine kapattı, sandığın ağzını bir daha açmamak üzere mühürledi.
(Anıları sandiğa kilitlemek;beyindeki kayıtları silmek olsaydı keşke...Ama değil be Leyla!..)
-Bu evliliğinde de aralarına yeni bir düşman almışlardı... 'Kıskançlık'...
(Bazı çiftler kıskançlığı erdem sanır...Hıh...Rezaletin taaa kendisi)
-Yine hasta bir ilişkinin, azgın akan sularında, delik bir kano gibi, kayalara bedeni, ruhu çarptı. Kano gittikçe su alıyor, batıyordu.
(Leyla,burası İstanbul yaaa.Venedik değil yaaa...Oralara özendirme bizi.Gitmeye para nerde?!)
-Bazılarının çığlıkları, kendi evinin dört duvarına bile çarpmaz, bedenlerinden yapılmış zırhlarının içinde sıkışıp kalır.
(Kanodan ölüme hızlı geçtin.Pat diye öldürdün olmamış diyecektim ki,son cümlen bitirdi beni...Bu cümleye sayfalar yazılır...İyi ki varsın..)







Ayşe Keskin/ 16/05/2005 12.04.29


Hikaye oldukça etkiliydi .
İçine çekti çekti sarstı .
gerçekler böyle bir şeydi acıttı bizi
kutlarım kaleminizi .... Ayşe Keskin







Mirror / 21/05/2005 0.27.58

merhaba leyla ''ablacım''!
bu alanı maksadından farklı bi amac icin kullanıyo oldugumdan öncelikle senden sonra herkezden özür dilerim
yazını okumadan yazıyorum bunları eminim yine mükemmel olmuştur satırlarımın bitimi akabinde okuyacagimda... söz
ben goncalar ı gördünmü diyecem yine artık endişelenmeye
başladım Allah korusun başına bişey mi geldi nedir bi türlü rastlayamadım.....
ne olur mazur gör...







Bağlantı

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Ana Sayfa

Her gün yenilenmek için...

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Kategori yok

Arkadaşlarım