Leyla AYYILDIZ

25/9/2006 - ÇIĞLIK ÖYKÜLÜ KADINLAR - Müjgan

 

 

‘Uçuşan fikirleriniz için yeni bir katkı: 'Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi...' Nazım'ın bu şirinden çıkın yola ama zaman geriye aksın, yüzünüzü doğuya dönün, küçük bir Anadolu kasabasında mola verin... Yirmi yıl öncesinde ilk yürek sancısına dönün ... bakalım size ne diyecek... sonu şu sözlerle bitmeli. 'Ona bitti bile demeye değmezdi. Aradığım o değil, kendimdim.'

 

Yazdıklarımı okuyor, yüreklendirici yorumlarda bulunuyordu. Bu sözleriyle dikkatimi daha da çekmişti.

 

‘Teşekkür ederim. Yukarıdaki yorumlardan da anlaşıldığı gibi etkilemişsiniz insanları. Yazılarınızdan birinde (hangisinde olduğunu hatırlamıyorum ama) mimar olduğunuzu ya yazmıştınız ya da bunu hissettirmiştiniz. Mesleğinizin verdiği, mekan, bu mekanların yavaş yavaş ve hiyerarşik olarak yapılandırılması, geçiş (kapı) imgelerini kullanmanız ve yaşamı bir tabloyu anlatır gibi anlatmanız bence çok başarılı. Kısa bir film senaryosunu okur gibi okudum, yaşayarak ve hissederek... Bu arada mimar değilseniz ayrıca tebrikler, öyle iseniz bu mesleği özümsemişsiniz. Bunun için de tebrikler.’

 

‘Sevgili Leyla (size böyle hitap etmeme izin verin lütfen)

 

Ben yazarlığı, dünyayı algılayış biçimini kendi özümsemeleriyle birleştirerek aktarma marifeti olarak görüyorum. Bunu yapabilmenin yöntemlerini, bunu yaparken kullanılan araçları ve okuyucuyu (hele ki kısa öykülerde) bir nefeste okuma isteğine ve bu hızlı yolculukta bin bir renge taşıyabilme becerisini kurgulamayı değerlendiriyorum. Böyle bakıldığında benim isteklerime karşılık veren bir bütün yakaladım bugünkü öyküde (belki de deneme demeliyim)... Ana fikri bulunmuş, ince detaylara girilmeden ana mekanlarda dolaştırılan ama esprileri, o mekanların aralıklarından atılan kısa bakışlarda yakalanan bir binayı gezer ya da çizer gibi...

 

Evet bir önceki yorumuma verdiğiniz ince cevap için teşekkür ederek söylüyorum. Ben de mimarım. Ve bunu hayatın bana tanıdığı bir ayrıcalık ve mutluluk olarak görüyorum. Sizinle daha çok paylaşabilmek için var ise ve uygunsa bir mail adresi verirseniz mutlu olurum.

Daha girift kurguları okumayı ümit ederek bu günlük hoşça kalın diyorum.’

 

Kahve Molası’nda yayınlanan yazılarıma, yazdıklarımdan öte güzellikte yorumlar iliştiriyordu. Sonra mektup arkadaşı olduk. Belli ki, o da edebiyata sevdalıydı.

Yazdıklarını başkalarıyla da paylaşması için onu defalarca cesaretlendirmek istedim. Ondan en son aşağıdaki mektubu aldım. Kendisinin izni ile sizlerle paylaşıyorum (öyle zor aldım ki bu izni). Belki onu yazmaya ve yazdıklarını paylaşmaya hep birlikte ikna edebiliriz.

 

Sizleri onunla baş başa bırakarak, aradan çekiliyorum.

 

Bazılarının çığlığı öyle sessizdir ki...

 

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız

O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız

Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız

Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız

O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız

Attila İLHAN

 

 

 

 

Sevgili Leyla,

 

‘Evet. Bugün biraz daha rahatlamış olarak yazacağım size. Siz bana, inatla yazmamaya devam etseniz de.

 

Son birkaç haftadır, gerek iş yoğunluğundan gerekse size karamsar bir şeyler yazmamak için geçmedim klavyenin başına. Eskiden bu sözcükler ‘kağıt kalemi alamadım’ diye başlardı mektuplarda - mektuplarımda. Şimdilerde ise dijital dünyanın esaretini kabul ediyorum. Her şeyin elektronik bir ortamda sürdürüldüğü, nerede ise hayatın sanallığını tescil ettiğimiz günlerde yaşıyoruz. Bazen ürküyorum; hissettiklerimiz de sanal mı? Keşke böyle olsaydı. O zaman ‘delete’ düğmesine basıp silebilirdik her şeyi, herkesi, her duyguyu, ama en çok geçmişi...

 

Turnem on günlük bir süreyi ve Afyon, Burdur, Isparta’yı içeriyordu. Bu mekan üçgeninin beni geçmişe taşıyacağını bildiğimden ve yüreğimin bu izlerin üzerinden geçecek cesareti olmadığındandı bu yolculuğa hiç çıkmak istememem. Oysa yaptığım işte en çok sevdiğim şey yollara düşmek. Her yolculukta biraz daha kendime bakabilmek. İçimi dış etmek. Her bir parçayı mercek altına almak.

 

Her yolculuk biraz daha kendimi bulmak demek.

 

Bu defa göreceklerimden korkuyordum. Anılarla karşılaşmak, bu en zayıf olduğum dönemde beni alt üst edebilirdi. Üstelik elimde yolculuk sonrası doktoruma göstereceğim, kan tetkik ve Ultrason sonuçları ile raporları vardı. Ve de okuduğum son yazı da ‘hesabını kapattığını söyleyen’ bir cümle. Kendi kendime sıkıntıyla ‘yine mi?’ dedim.

 

Birkaç yıl önce bir gece yarısı ani bir kusma sonrası sırtımda ve göğsümde hissettiğim dayanılmaz bası ve kol uyuşması ile acile kaldırıldığımda, elektrografide bir kalp spazmı geçirdiğim anlaşıldı. Yaşım 34’tü ve bir kalp krizi için oldukça erken bir yaştı. O gece sabaha kadar bağlandığım cihaz benimle konuştu. Bilincimi ara ara kaybettiğimde damardan verilen bir ilaç ile tüm göğüs kafesimde dolaşan kanın sıcaklığını hissettiğimde ise ‘daha değil’ demiştim. Dışarıda ara sıra mızıklamalarını duyduğum ise kızımdı. O seslerle hayata tutundum.

 

Ardından gelen tetkikler ise uzun ve ıstıraplı bir sürecin habercisiydi. Tetkik sonuçları ALS diyordu. Akut Losemi.

 

İnsanın hayatın ucuna geldiğinde görmek istediği şey geriye baktığında hiçbir pişmanlığın olmaması imiş. Ben de böyle hissettim. Yaşadığım her şeyden memnundum. İstediğim gibi yaşamıştım. Sevdiğim adamla tüm itirazlara rağmen evlenmiş, üstelik pırıltılı bir kariyeri de tepmiş olmama karşın bir parça olsun bir pişmanlık ve acaba taşımıyordum.

 

Hastanede neredeyse Nazileri kıskandıracak yöntemler uyguladılar kemik iliği aspirasyonu yapılırken. Ayrıntılarını anlatmayacağım. Zira lokal anestezi denilen şey kesinlikle sinir uçlarını uyuşturmuyor. Dayanamayınca, sonraki tetkikler için başka bir hastane denendi. Geçici amneziye neden olan bir ilaç kullandılar anestezi yerine… uyutmak için değil, çekilen ıstırabı hatırlamamak için ki; bir sonraki aspirasyon yapılabilsin… Ama nafile. Ardından doktorum alkol bağımlısı olup olmadığımı, verilen dozun bir fili bile etkisiz hale getirebilecekken bende etkisiz kaldığını söyledi. Güldüm. Ben direne direne, bunu hayatın esası haline getirmişim demek diye düşündüm. Sonuç: İZLEMEYE ALINMASI.

 

Şimdi periyodik kontrolün zamanı gelmeden… bu defa da göğüslerimdeki yumrular elime gelmeye başlamıştı ki… ertesi gün bir kadın doğumcuya müracaat ettim. Yine aynı şüphe.

Şüphe, şüphe, şüphe… Bu da yeni hayat demek ki. Sadece ŞÜPHE. Ardı arası kesilmeyen acabalar. Demek, şimdi ölecek olsam bu sorularla gideceğim. Oysa o zaman hiçbir sorum yoktu. Ve memnundum hayatımdan. Huzur içinde gidebilirdim. Ama yine de yaşamak güzel, hayat benim hayatım olduğu için. Varlığımla etrafımdakileri mutlu edemesem bile.

 

Kızımın geleceğini görmek istiyorum. İlk aşkını, karnında uçuşan kelebekleri, sevgilisini görmek istediğinde çekeceği karın ağrılarını, mezuniyetini, şimdilerde yazmaya başladığı kısa güzel öykülere, okuduğu kitaplardan, seyrettiği filmlerden yapacağı alıntıların yer aldığı yazıları, okuduğu şiirleri duyumsamasını, fırfırlı eteğini bir genç kız edasıyla çevirmesini, okuldan gelen ‘çok zeki ama çok haşarı’ sözleri ile başa çıkmayı, Fransızca’yı aksansız konuşmasını, Nice’de tatil yaparken atacağı kartpostalları, havuza dalıp daha ileri gidebilmek için nefes çalışmasını, her şeyi ama her şeyi görmek istiyorum. Daha da ötesi, onun yavrulamasını, yavrusu ile birlikte yatakta koklaşmasını, emzirmesini ve dönüp ‘Anne beni iyi ki doğurmuşsun’ demesini görmek istiyorum.

 

Dün nihai sonuçları aldım. Kistler iyi huylu. Ama ben huysuzum. (Bakın şimdi gülüyorum)

Yola çıktığımız gün beraber çalıştığım yardımcı arkadaşlardan biri de Burdur’daki tabura askerlik görevini yapmak için teslim olmaya gidiyordu. Benim Burdur konusunda tecrübeli olduğumu duymuş, onunla beraber gitmemi istedi. Yanıtım umut kırıcıydı. Oraya gitmeyi geciktirmeye çalışıyordum. Ama bunu ona söyleyemezdim. Anıların üstünden yürüyecek takatim yoktu.

 

O benimle birlikte gelecek ekipten bir kız arkadaşıyla Burdur’a ben ise diğer arkadaşımla Isparta’ya yola çıktım. Akşam Isparta’da buluştuk.

 

Ama son kaçınılmazdı. Her gün biraz daha sıkı basarak yürüdüm geçmişin üstünden. Anılardan. Yanımda olmayan - olamayan adamdan. Ruhu gasp edilmiş olandan.

 

Oteller bana yalnızlığın tercümanı olarak var oldu nicedir. Çift kişilik bir yatak büyüdükçe büyür. Tariflenemez bir yalnızlığı kokunuz sarmaya yetmez. Hangi köşesine çekilseniz derin bir kimsesizliğin soğukluğu vardır. Bilirsiniz nasıl bir şeydir bu. Birinin açtığı bir yarayı ne siz kapaya bilirsiniz ne de başka birilerinin tensel hazzı. Yatak bir evrene dönüşür; kendiniz için bir yer bulamadığınız.

 

Yolculuğun en zor yanı Burdur’du. On iki yıl önce sokaklarını köşelerindeki kırıntılarına kadar tanıdığım kente ne denli yabancılaşmıştım. Gece binilip sabah ezanında inilen buğulu kentin soğuğu bu defa yerini ılık bir bahara bırakmıştı. Ama ben üşüyordum. Ruhum üşüyordu. Onu deliler gibi özlüyordum. Ama bunu kendime bile söyleyemiyordum.

 

O kentte, o askerliğini yaparken – ama en çok ben yaptım askerliği – o koğuşta ne kadar kötü koşullarda olsa da uyuyordu. Oysa ben, uzun ve soğuk bir yolculuğu sabah saatlerinde ve o kentin meşhur kışlarında, diğer asker yakınlarıyla kışla önünde birbirimize sokularak güneşin doğuşunu ve saatin sekiz olup günün başlamasını bekleyerek geçirdim. Her hafta sonu aynı ritüelle.

 

Kışlanın kapıları açıldığında anonslar yapıldı. Koşar adımlarla geldi aynı tip giysileri giyen yüzlerce insan. Yanan sobaların yanında yer tutup, yan yana oturabilmek ve fısıltılarla özlem geçirmeye çalışarak. Ardından da rüşvet karşılığı çıkartılan ikamet belgelerini korka korka komutanlığa verilip, yakalanıp yakalanılmayacağının endişesiyle geçti aylar. Sonra zaten tesisi az olan kentte, bir de talebin artmasına bağlı otellerde yer bulamamalar… Ama her şey büyülü bir sıcaklık içinde gevşiyordu. ‘Özlem’ denilen şey buymuş. Helalin olmasına karşın, gizli gizli koklamak, kentin tek olan caddesini gün boyu bir o tarafa bir bu tarafa yürümek, gizliden kendi yatağında uyumak için iki günlük bir yolculuğu göze alabilmekmiş. Asker kafelerinde domates olmadığından salçalı tosları şapırdata şapırdata yemek, pastaneler kapanana kadar bir köşede liseli aşıklar gibi sarılmakmış.

 

O kent bana hiç bu kadar ezici gelmemişti. Yer bulduğumuzda kaldığımız otelin karşı köşesinde yaşlı bir adam bölgeye özgü ceviz ezmesi satardı. Bazen sabahın erken saatlerinde yolunu gözlediğimi beklerken onunla havadan sudan, hayattan konuşurduk. Bana para almaksızın çaylar, simitler, ceviz ezmeleri ikram ederdi.

 

Yolculuk bu yol üzerinden geçerken, ben arabanın arka koltuğunda göz yaşlarımı tutamazken tam o otelin önünden geçtik. Anlık bir kararla durdurdum arabayı. Yardımcım, endişeli ve ne yapacağını – söyleyeceğini bilmez bir şekilde biraz da çekingen bir tavırla benimle indi. Bir şey söylemedim. Yanımda yürüdü. Ceviz ezmesi satan yaşlı adam hala oradaydı ve aynı sıcakkanlılıkla satıyordu ezmeleri. İyice yaşlanmış ama iç huzuru olan birinin mutluluğu ile işine devam ediyordu. Oğlu ona bir ev almış, torunları olmuş, ‘bizim karı gocadı, gıvamı dudduramıyo, ama ginede güzel be evlat yi bidane’ dedi. Ben gözümdeki yaşları sildim. Yardımcımla birlikte bir iki lafladık. Beni tanıdı. ‘Gocan nediyo, eymisin, beben vamı” dedi. ‘iyi, bir kızım var ellerinden öper amca’ dedim. Birer kutu ezme aldık. Adamın ellerinden öptüm hasretle. Geçmiş kokuyordu. Ben ağlıyordum. Ve hiçbir şey söyleyemiyordum. Adama ellerinden öpmek dışında sarıldım. Sanki son kez görüyormuşum gibi, dedemmiş gibi kokladım. O bilmiyordu. Ama ben eski beni ve eski kocamı özlüyordum.

Bir yerlerde ise birileri ‘hesabını’ kapatıyor, ama kapanan hesabın tümü benim defterime aktarılıyordu. Onun bakiyesi kırmızıya dönen hesabı benim yüreğimde kanıyordu.

İşte böyle sevgili Leyla. Çığlık öykülü kadınların öykülerinden birinden bir enstantane sana.

 

Sen sevgili Leyla, yazmasan da ben yazıyorum. Kanaya kanaya. İçini acıtmak için değil. Kendi ağ umu dökmek için.

vahşi bir bitki gibi kendi zehriyle çürümeyi

ayrılıklar öğretti bana

...

daha dündü her şey

zamandaki inkar mı, bendeki yarılma mı

dünyayı bu kadar değiştiren

herkesin gözü önünde

şimdi varoluş kuşkulu,

sessizlik tehlike, anılar cinnet değerinde

yaralı bir hayvan nasıl sığmazsa dünyalara

inanç tazeler gibi

etimden taşıyorum parçalana parçalana

M.MUNGAN

 

Sevgilerimle.

Müjgan

 

 

 

 

Leyla AYYILDIZ

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

25/9/2006 - Kahve Molası'nda Eklenenler

Yazan leylaayyildiz
Sarana / 04/05/2005 5.30.17

Adı Sevda LEYLA,

Yazdıkların ve sen güzelsiniz..

Sevgi dualarımla sarılıyorum..

Sabiha Rana




Metin Öz / 04/05/2005 8.23.29

........günaydin..........




Zeycan Irmak / 04/05/2005 8.32.16

Sabah sabah gerek var mıydı bu kadar fazla acıya? Gözlerim ağlamaz benim yüreğim kadar... okudukça bir hayatın, yaşanmışlığın tam ortasında dımdızlak kaldım... yapabildiğim en iyi şey susmaktı...

Müjgan; hayatın içinde umut her daim vardır. Bu bazen başka bir insanın varlığı bazen de sokak lambasından yayılan ışık olup çıkar karşımıza... Umudunu sakın ola yitirme. Çünkü sen güçlü bir kadınsın...

Leyla; bu hikayeyi kaleme alma cesaretini gösterdiğin ve Müjgan'a aynı cesareti verdiğin için teşekkür ederim sana... Komacan yürekli kadın...







Tirtil / 04/05/2005 9.52.18

Leyla sana 2 msg yolladim. Wanadoo.FR fotograf yarismasi acmis mutlaka katilmalisin. Sonra yine yazacgim banu




Gültekin / 04/05/2005 10.10.57

Gerçekten KM de yazması konusunda ısrarcı ol leyla.Anlatımı çok hoştu.Seninde ellerine sağlık.




Halparslan / 04/05/2005 10.19.23

sevgili leyla,fotoğraf güzel,baharla eriyen kardan adamları anımsattı ve daha pek çok erimeleri.Aşağıda da istanbul.Yazınızın mektuba kadar kısmını okudum.sonrasını okumadım.(size özel diye:).sevgiyle.




Ayşenur Güven / 04/05/2005 10.56.00

Leylacımmıştı... Daha yazıyı okuyacak vakit bulamadım ama her bilgisayar açışımdaki alışkanlık, "Kahve Molasına bakmazsam içim rahat etmiyor". Bugünkü "maviler içinde İstanbul" beni mahfetti :))) Makinayla gezmeye devam edesin. Opüldüng...




Leyla Ayyıldız / 04/05/2005 11.02.54


Merhaba sevgili arkadaşlarım,

Şunu özellikle belirtmek istiyorum. Mektubun tamamını, her kelimesini Müjgan yazdı, her virgülünü o attı.

Evet yazmalı Müjgan. Çok çok yazmalı.






Leyla / 04/05/2005 11.12.16

Merhaba:Mükemmel bir yazı;duygular çok güzel dile gelmiş.Ellerinize sağlık....




Falcinur / 04/05/2005 11.26.42

Günaydın Leyla, yazını bir solukta okudum ve print ettim ilerde yeniden okuyacağım. Leylacım bu vallahi konuşan, kalplerde iz bırakan bir yazı. Teşekkürler. Bugünkü fotoğrafın ise tam bir sürpriz. Hiç abartısız muhteşem bir çalışma olmuş bu ya Leyla, bravo vallahi.. Çok güzel çok.. Sevgilerle hoşçakal.




Mutesabih - Celal Kılıç / 04/05/2005 11.31.53

Bu yazıya yorum yapmak şuna benziyor. Hani siz sabırlı olmaya çalışırsınız, bazı durumlara karşı tepkisel yönünüzü dizginlemeyi bir şekilde başarmışsınız. Ama o kararlı anınızda karşınıza öyle bir etki çıkar ki, sabretmek artık o dakikadan sonra yük olur. Şimdi "bu yazıya gerek var mıydı?" sorusunu çürütecek çok bariz satırlar kaleme aldın sevgili Müjgan. Yazıdaki arabesk unsurların yani bireysel sıkıntıların, çıkmazların, paylaşılarak azalabileceği kerhen'li bir olasılık dahi olsa yine de paylaşabilmek cesur bir yaklaşım. Ancak olayda ilk karşılaşılan somut bir rahatsızlıkken, sonradan masaya sürülen soyut rahatsızlık bir tür "nostaljik travma" daha baskın olmuş bu yazıda. Evet, doğrudur bunun bir yazı olmadığı sizin açınızdan. Ancak ben bir okurum ve "Çığlık öykülü kadınların öykülerinden birinden bir enstantane"yi normal bir yazı olarak algılama hakkım var. Yazıda daha çok tevekkül etmiş birisinin kararsızlığını ve hatta kendine yeni umutlar türetip bunları gelecek adına yaşamsal kaygı haline getirmesini sezinledim. Ve bununla da yetinmeyip geçmişteki hatıralarını da tekrar geri çağırıp yetmeyen tasasına yenilerini eklemekte bir beis görmemiş kalemi yürekten mürekkep alan yazar. Yani ezelden de ebedden de ne kadar tasa varsa hepsini sinesinde eritebileceği izlenimi veren bu yazarın güç hazinesi de ortaya çıkıyor bu anlamda. Evet, kesinlikle güçlü bir yürek. kelimelerin hiçbirinde cümleyi bitirme kaygısı taşıyan ve anlamı boşlukta boğulan kelime yok. Eğer bana sorsalar bu yazarın sahiciliğini ve yazıdaki samimi dinamiklerin mevcudiyetini; selam la başlayıp müjganla biten kelimeye kadar hepsine kefil olurum bu yazıdaki hissiyatın. Çünkü gerçeğin çehresi hiçbir şekilde gizlenemez. yazmalısınız müjgan... Vesselam.




Zeycan Irmak / 04/05/2005 11.32.31

Leylaa... sen var yaa, başımıza acayip bi şey olup çıkıcan haberin olsun :)) fotoğrafa yorum yapmayı atlamışım. Müthiş... en az yazı kadar müthiş bir fotoğraf... Tek kelimeyle: mükemmel!...







Guendalina / 04/05/2005 12.38.15

Leylacıgım, sen, fotografın ve Mujgan harikasınız.. Cok ama cok etkileyici, derin yuregine saglık..




Tirtil / 04/05/2005 13.34.28

Leyla anladimki km den direk mail adreslerinize yolladigim msglar varmiyor.Buradan arayamiyorum vakit cok dar, favorilerime kayit etmistim. Amsam evden yollarim.
banu




Seda Demirel / 04/05/2005 13.34.58

tek yerde takıldım. Steven Hawking’in de cebelleştiği amyotrofik lateral skleroz.
ALS nin açılımı bu yani.
ALL olmasın? eline sağlık...




Kutay / 04/05/2005 14.38.02

Bu gün, günlerden cuma mı? Hımm demek ki çarşambalar Müjgan'ın :).. Leyla ve Müjgan, ikiniz de harikasınız.. Yüreğiniz dert görmesin.. Varolun..




Faça / 04/05/2005 15.20.07

Tanıdığım bir insanın yazılarını okumaktan korkarım ben... Gizli dünyasına sızıyormuşum gibi bir ürküntü duyarım. Ama Müjgan istedi, ben de okudum. O görmedi benim gözlerimin dolmasını... O görmedi benim onu bilmemin bendeki ağırlığını...
Seni çok seviyorum Müjgan. Ama benim sevgi üzerine yüksek tonlu haykırışlarım olamadı hiç, sevmek hep zayıflattığı için beni, sevmeyi dile getirmeyi hiç sevmedim...
Yaşamayı severek yazmanı istiyorum ve seninle biz hem ağlaşırız hem gülüşürüz hem de okuruz yazdıklarını birlikte... Olmass mı?




Kozerk / 04/05/2005 15.29.16

Mujgan'in yazisi once sabah sabah yuregimi avucuna aldi. fakat sonra yine sabah sabah, yaziyi okurken bana oyle bir okkali tokat atti ki kendime henuz(ogleden sonra) gelebildim. Bir kere dosteveyski'nin cagdasi, disisi ve bir tutkunun pesinden neredeyse bir omur boyu sureklenmeye ahdetmisi gibi geldin bana sen mujgan... edebi tadin sanal gozyaslarimla filortu sirasinda dusundugum tek seyse, a be abla, neden bir insanin pesinden bu kadar gidilir, oldu. buradaki freudyen dinamiklerin hisirtisini dinlemiyor degilim, ama aci cekmek de ve cektirmek te bir sanatsa eger, lutfen bu sanati ne diye evimizin icinde ve yuregimizde ve pelusler ustunde besleyelim... Niye bu kadar cesitli insan var ayrica da dunyada, alla alla. Dusuncem, senin simdi acilar icinde oldugundur; ama sana telefon ettigimde guluyorsan, iste diyecegim, sintine sintinedir ve mujgan sintinesini sanal aleme birakmis gitmis. Edebi sadete gelirsek; yazmalisin mutlaka, hangi sozcuge, hangi cumleye ne zaman vuracagini, ne zaman onlari sahneye alacagini iyi biliyorsun. E daha ne bekliyorsan...




Teyzuş / 04/05/2005 15.44.34

Ben de fotoğraftaki kuşların KANAT çığlıklarına takılı kaldım! fotoğraf muhteşem... ama, taa bana dek ulaşan ve sanki sonsuz yalnızlığa açılan o kanat sesleri yok mu? adeta yüreğimi delip, içimi acıtıyor... ve o en koyusundan gri-mavilik... sanki gökyüzünün ferahlığına değil de; beni, suyun derin karanlığına çeker gibi.. soluğum daralıyor.. bir yudum nefes diye, çığlık çığlığa kanat çırpmaya çalışıyorum!

Sevgili Leyla... uzuuuun bir aradan sonra, bu fotoğrafının bana anlattıklarını sunuYORUM işte sana...
Sesli ya da sessiz, atılan tüm çığlıkların NEŞ'Eden olmasını dilerim.. sana, bana, Müjgan'a... hepimize, herkese...




Captain / 04/05/2005 16.38.41

yaşadıklarını,duygularını kağıda bu kadar içten,güzel ve güçlü dökebilen bir insanın yenemeyeceği bir güçlük yoktur .....bu yazıyı okuyan insanlara nasıl bir güç verdiğinin bilmem fakrında mısın.....sevgili leyla, müjgan hanımla bizi tanıştırdığın için çok teşekkürler....sevgiler




Leyla Ayyıldız / 04/05/2005 16.50.43


Madem tüm duygularımızı açık oynadık. Ben de Müjgan’ın bu mektubunu aldığımda ona verdiğim yanıtı buraya aynen kopyalayacağım. Şu an yazacağım hiçbir duygu, o cümleler kadar sahici olamaz. Fotoğraf için ayrıca hepinize teşekkürler. O fotoğrafın ismi: ‘Çığlık Öykü’.........

Mektup şöyleydi:

.....
:((((((((((((((((((((((((((((((((((((

Ya, sen ne yaptın? Hayır ya, hayır!

‘Yaşanmadı’ de bunlar... Senin için ‘çığlık öykü
uydurdum’ de! Lütfen de.....

Sen benim, uçuk kaçık okurum olarak kalacaktın. Sadece
yaşamdan tatminsiz olacaktın, tüm huysuzlukların
şımarıklığından ve tatminsizliğinden olacaktı. Ve belki
içine düştüğün boşluktan.

Sen neler diyorsun?

Hıçkırıklarla ağlıyorum....

Öyle öyle güzel yazmışsın ki.... gel de ki, ''bunlar
gerçek değil''... ‘uydurdum, senin için yazdım’ de..
‘hepsi kurgu’ de...

Yok, gerçekse de, bizim elimizden ne kurtulur, iyi
huylu diyorsun.... sen hiç merak etme, hepsi geçecek.
Sonuçların iyiye gittiği görülüyor........

Telefon numaralarımı veriyorum sana................

.....








Bilgeninelkitabi / 04/05/2005 16.54.34


valla böylesi gerçek öykülere, yada bu kadar gerçeğe yakın öykülere ne denir ki... bu duyguları damardan veriyor L.Ayyıldız...

Müjgan hanımda eli kalem tutanlardan belli bu...

her ikinizi de selamlarım...







Tuğba Çamlıbel / 04/05/2005 17.24.02

Ya ben bir şeye takıldım bu belirtilmemiş yazıda. Tamam göğsündeki ur temiz çıkmış Müjgan Hanım'ın da diğer rahatsızlığı ne boyutta. Lösemi ??

Müjgan Hanım, dedikleriniz rahatsızlığınızla alakalıysa önce Montaine'ın bir sözünü aktarmak istiyorum.
"Hayatın değeri, uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır. Öyle uzun yaşamışlar vardır ki, pek az yaşamışlardır. Doyasıya yaşamak, yılların çokluğuna değil, sizin çoşkunuza bağlıdır..."

Ve aktardığınız gibi hayatınızı istediğiniz güzellikte yaşamışşısınız. Bununla mutlu olmalısınız ve ben eminim kızınızın kocadığını bile göreceksiniz:)

Şu fani dünyada kimsenin bir an sonrası için bile garantisi yokken birşeyleri fazla ciddiye alıp yaşamak üzüntü verici. Rahatsızlandığımızda, bir yakınımızı kaybettiğimizde geliveriyor ölüm aklımıza. Oysa ki her an yanıbaşımızda.

Bununla yaşamaya alışmalı ve her anımızı, her saatimizi, her yeni doğan günü sanki bir daha yaşamayacakmış gibi geçirmeliyiz. Ve bence öyle de geçiriyorsunuzdur Müjgan Hanım. Sevgiler sunuyorum...








Tuğba Çamlıbel / 04/05/2005 17.24.32

Leylacım fotoğraf süpper. Sen böyle bana resimlik fotolar cekçeye devam et olur mu:))))




Tuğba Çamlıbel / 04/05/2005 17.25.55

çekmeye:))))




Barut / 04/05/2005 18.09.07

Sevgili Leyla.. Şu anki duygularımı yazarak ifade etmem imkansız sanırım.. Sen harika bir insansın.. Müjgan'a tüm iyi enerjilerimi yolluyorum, faydası olur mutlaka.. Sevgiler ikinizede...




Bonjuree / 04/05/2005 18.21.11

Aşk İki Kişiliktir

Değişir rüzgarın yönü,
Solar ansızın yapraklar;
Şaşırır yolunu denizde gemi,
Boşuna bir liman arar.
Gülüşü bir yabancının,
Çalmıştır senden sevdiğini;
İÇİNDE BİRİKEN ZEHİR,
SADECE KENDİNİ ÖLDÜRECEKTİR;
ÖLÜMDÜR YAŞANAN TEK BAŞINA,
Aşk iki kişiliktir.


Bir anı bile kalmamıştır,
Geceler boyu sevişmelerden;
Binlerce yıl uzaklardadır,
Binlerce kez dokunduğun ten;
YAZABİLECEĞİN ŞİİRLER
ÇOKTAN YAZILIP BİTMİŞTİR;
ÖLÜMDÜR YAŞANAN TEK BAŞINA,
Aşk iki kişiliktir.


Avutamaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar;
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar;
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar:
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir;
ÖLÜMDÜR YAŞANAN TEK BAŞINA,
Aşk İki Kişiliktir


Yitik bir ezgisin sadece,
Tüketilmiş ve düşmüş, gözden.
DÜŞLERİNDE BİR ÇOCUK HIÇKIRIR
GECE CAMLARA SÜRTÜNÜRKEN;
Çünkü hiç bir kelebek
Tek başına yaşayamaz sevdasını,
Severken hiçbir böcek
Hiç bir kuş yalnız değildir;
ÖÜLMDÜR YAŞANAN TEK BAŞINA,
Aşk iki kişiliktir.
.

Ataol Behramoğlu



:((((((((((((((((((((((((((

bir şey söylemek istemiyorum :((

(elinize sağlık)




Cemal Atasoy / 04/05/2005 19.06.24

Sevgili leyla, senin aracılığınla Müjgan hanım'a sesleniyorum, Müjgan hanım yazılarınızı ve değerli deneyimlerinizi bizden esirgemeyiniz.

sevgilerimle
Hayat stajyeri




Bilgeninelkitabi / 04/05/2005 20.08.35


ikinizi çok karıştırıyorum ben....
bari biriniz ''Mustafa Leyla'' olsun...


selamlarım...







Bonjuree / 04/05/2005 20.29.29

:)))))))))))))))))

yerinde oldu desem yeridir sanırım :))







Rebeka Behar / 04/05/2005 20.39.33

bu mujganin nufus kagidini daha iyi tetkik etmenizi istesem. mufit diye birinin ikizi mi, kendisi mi, nesi bu? tuhaf.




Seda Demirel / 04/05/2005 22.07.40

rebeka :)))))))))))))))))))))




Tirtil / 05/05/2005 0.11.52

Yazinin uzerinde durmak istemiyorum. Uzucu aslinda benimde bazi hatiralarimi canlandirdi. Zamaninda belki de simdide aynidir kisa askerlikler Budur'da yapilirdi.Benimde zamaninda ayni sebebden yolum ordan gecmisti ama bir farkla ne yazikki oradaki askeri bekleyecek maddi gucum yoktu.Hatira biriktiremeden Istanbul'da Fransiz hava yollarinda calismaya baslamistim. Olmiyacak hikayeye amin dememek icin konusmadan dusunmek en hayirlisi olmali,yipratmak, yipranmmak icin baska care varmi?
sevgiler
banu kurtis chouard




Faça / 05/05/2005 0.39.42

Benim tanıdığım Müjgan, akıntıyı ters yöne yüzer. Yüzer de bir de çıkıp güler...yayınlanan yazıyı '...ne yazdığımı biliyorum. O yüzden okumayacağım' demişti. Bir de yine Mungandan bir kaç dize;

'en iyisi / biraz daha şarap ve unutmak / bütün olanları / bu kalın hüzünler için daha çok genciz'






Filiz / 05/05/2005 10.34.16

Sevgili Mujgan,

Iyi ki Leyla'ya izin verip bize bu satirlarin ulasmasini sagladiniz. Yazdiginiz bir dost dertlesmesi ama hangi yazi gercek yasanmisliklardan yazma kaygisi tasinmadan yazilan ic dokuslerden daha samimi, etkili ve gercek olabilir ki? Benim annem sizlerden biriydi, herkesin cigliklari farkli seyler icin, farkli sekillerde oluyor. Yasadiklarinizi ictenlikle hissettim. Hem yasadiklarimdan hem denostaljik cekimleri fazla olan yapimdan olsa gerek. Lutfen yazin ve bizimle paylasin. Lutfen tuttugumuz ellerden, aramiza aldigimiz kalplerden ve kalbinize aldiklarinizdan olalim.

Ve Sevgili Leyla. Sana sadece tesekkurler edebiliyorum. Bu yumusak bu pamuk gibi duyarli kalbinle bize bu guzel yazinin ulasmasina vesileoldugun icin. Sevgiler.... Ve yeni yazilarini bekliyorum Mujgan Hanim.




Halil Taşkın / 05/05/2005 12.42.25

Hayatta yaşanamaz denen şeylerin olmadığını düşünmüşümdür. Yani imkansız; nerede ise teori sayılır, şu hayat diye yaşanan, herkesin kendi ömrü ile sınırlanmış olan, hayal mi, sanal mı, görüntü mü veya başka bir gerçeğin kısa görüntüsü mü? denecek olan zaman zarfında. Şarkısını da beğenerek dinlediğim dizelerin eşliğinde, canlı ve renkli bir fotoğrafın nasıl da tüm canlılığını ve rengini kaybedeceğini göstererek, öykü ile bütünleştirip, bir üçlü konsere dönüştüren kaleme teşekkür etmek mecburiyeti hissettim doğrusu, yazıyı okuyunca. Sevgili Müjgan, bazen yaşananların geri dönüşümü mümkün olmuyor maalesef. Ama sevgi veya daha ileri ifade ile belki de kendini bulmuşluğu(kaybetmişliği) ifade eden aşk başka birşey, paylaşılmasa da.Sevgilerle.




Müjgan'dan Mektup / 05/05/2005 16.16.03


41. Yorum.....

Nedense hep içimden bu yorumun Müjgan'a ayrılmasını dilemiştim. Öyle de oldu.

Müjgan'dan mektup geldi. Yine onun izni ile sizlerle paylaşıyorum. Leyla

(Ve ben aradan tamamen çekiliyorum, artık yanıtları Müjgan vermeli ve kendi köşesinden yazmalı)

.....

Selamlar...

Ahhh! Bazen susmak, konuşmaktan daha çok şeyi söylemek oluveriyor. Hele ki korktuğunuz başınıza gelmişse...

Nasıl olduğumu soruyorsunuz; “ıyiyim” demek kolay olurdu. Ama yorgunum. Birkaç nedenle; bu gece kızımın rahatsızlığı nedeniyle ateşinin zaman zaman yükselmesi ve kusmaları ve de meraktan uyuyamadım. Bir de yazılanlara bir şeyler söylemek ama nasıl söyleyeceğini bilememekten. Bütün bunlar, haftaların yorgunluğu ile birleşince de jürilerden çıktığım günlerdeki gibi oldum.

Günlerce araştırırsınız, çizersiniz, senaryolarını yazarsınız mekanların. Onların içinde dolaşırsınız. Rüyalarınıza girer. Tam teslime birkaç hafta kala aklınıza öyle bir fikir gelir ki; her şeyi bir kenara bırakır bu sefer onu tanımaya, tanımlamaya yoğunlaşırsınız.

Bilirsiniz; fikir iyidir. Sunum için ise tumturaklı, albenisi olmayan daha kısa bir yol seçersiniz. Jüride ise bütün bu çalışmaların, vazgeçişlerin, neden bu fikre dönüldüğünün, sunuşun kalitesindeki performans düşüklüğünün sorgulamasını, yorumlarını yorgun argın beklersiniz. Sonra, bir mucize gibi yetişir bir şeyler. Bir arkadaşınız, bilir kendisinden daha iyi bir fikri yakaladığınızı. Kendisinin ise fikri iyi olmamasına karşın, sunumu iyidir. Belki böyle kurtarmayı planlamıştır, jüri denen bu engizisyon mahkemesinden kendisini. Ama bir anlık çılgınlıkla; elindeki en güzelinden canson kartonları ters çevirip, eskizlerinizi onun üzerine asar. Fona ise tüm jüri üyelerini etkisiz hale getirecek Bach’ın TOCCATA’sını koyar.

‘Küçük dünyaları ben yarattım’ edası ile oturmuş jüri üyeleri; bu defa yeni kurbanlarını nasıl etkisiz hale getirip, onun benliği üzerinde nasıl unutulmaz tahribatlar yapabileceklerini sinsice planlamaktadırlar. Aralarında iyi polisi de oynamayan yok değildir. Ciddi yüz ifadeleri, önce üstünüzü başınızı, sunumdan arta kalan zamanınız olup olmadığını, yüzünüzdeki - saçınızdaki bakımdan anlamaya çalışan ‘bilge insanlar’ sizi boydan boya bir ultrason cihazı gibi taramaktadır. Sizden gelen sinyaller ise fikre olan inancınız ne kadar kuvvetli ise o kadar sağlamdır.

Ama ben sevgili Leyla; bir juri önünde hiç terlemediğim ve suskun kalmadığım kadar heyecanlı ve suskundum bu defa...

Sizin o muhteşem fotoğrafımız: cansonların nezih renkleri arasında silik kara kalem bir eskiz gibi bıraktı yazıyı. Gelen yorumlardan da anlaşıldığı üzere.

Önce size teşekkür etmek istiyorum. Birincisi bu güzelim fotoğrafı size bu yazıyı ilk gönderdiğimde bana cevaben hediye ettiğiniz için. O zaman da söylemiştim. Şimdi yinelemek istiyorum; uzun zamandır hiç bu kadar güzel ve anlamlı bir hediye almamıştım. İkincisi, bu yazıyı yayınlamada ısrarcı olduğunuz için.

Yorumlara gelince; birkaç başlık altında tasnif etmek istiyorum.

İlk olarak; bunu bir öykü zannedenler için bir şeyler dile getirmek isterim: Aslında buna en son yorumu yapan Halil Taşkın da değinmiş. Hiçbir hikaye hayattan bağımsız bir şey değildir. Yaşanan ve yaşanacak olan her şey biz insanlar için. İyisiyle, kötüsüyle.

İkincisi; derdimi kendi ya da yakınının derdiymiş gibi alıp paylaşanlar var. Onlara iyi niyetleri ve ince yürekleri için teşekkür ediyorum. Ve hayatın içinde ölüm, ölümün içinde de hayat yoktur diyorum. Yani birinin içinden diğerine bakılamaz. O yüzdende korkuya mahal yok. Yaşamın kendisi sürekli bir devrim. Devrim ise kurbanlar da alır ama kendi var olur. İnsanoğlunun binlerce yıllık serüveni bunu gösteriyor. Bizden sonraki nesiller, daha güzel günler içinde yaşayacaklar. Daha insanca ve daha duyarak.. insan nesline yakışır şekilde.

Son olarak ise; bu yazıyı edebi bir metin olarak değerlendirme nezaketi gösterenlere bir diyeceğim var: Beni ‘edebi bir kalem’ olarak değerlendirme büyüklüğünü ve vakaretini göstermişler. Onlara ise ‘ne haddime’ demek istiyorum. Bu bir mektup, bir iç döküş, bir sıkıntıyı kristalize ederek, nesnelleştirme ve onunla başa çıkma çabasından öte bir şey değil. Bu alanda emek verenlere haksızlık olur bana edebi kalem demek.

Bir de şu var tabii ki; Yine çok sevdiğim MUNGAN’ın bir oyunun senaryosunda olan ve beni çok etkileyen bir replik vardır. Size onu yazdığımı hatırlıyorum; ‘... her yara bulaşsın diye gösteriliyordu bir başkasına, ulu korolar katılıyordu kurbanın kıyılcıllığını anlatan tregedyalara...’ bu yazı sizce de böyle bir etki yapmadı mı?

Dostluğunuz, paylaşımlarınız, desteğiniz ve yüreklendirmeleriniz için sonsuz teşekkürler...

Ama yukarıda söylediğim gibi bakın ne diyor Mevlana; ‘ ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, yoksa bu nice okumaktır’

Benim haznemdekiler toplasanız birkaç ayı geçmeyecek bir yazım serüveni olacaktır. Daha fazlası değil.

Tüm paylaşımcılara teşekkür ederek. Günlerini, ağızlarında paslı bir tada çevirdiğim için de bağışlanmayı dilerim.

Sonsuz sevgi ve selamlarımla.

Bu arada üç yorum çok dikkatimi çekti;

Mütesabih – Celal Kılıç: Nick name’in anlamını biliyorsunuzdur mutlaka: ‘kuranda kesinliği tartışılmayan ayetler vardır. Bir de şüpheli görünenler. İşte “mütesabih” fıkıh ilminde ikinci anlamı ile kullanılır. Doğrusu onun kim olduğunu merak ettim.

Beni yazım değil de Bonjuree ağlattı. Tanıyorsan söyle ona. Aşk tek kişiliktir. Subjektif bir olgudur. Kant estetiğine göre (tabi mevlevi anlayışında da) subjedir objeyi anlamlı kılan (yada ‘yaratılanı sev yaratandan ötürü)
Faça: beni sevdiğini bilmiyordum ve bu denli güzel yazdığını.

Kozerk ise: Eşşek sıpasının teki. Sintine imiş...sordun da söylemedik mi?




CANSONLAR (FOTOĞRAF) VE TOCCATA için sonsuz teşekkür.....

Müjgan

.....









Bilgeninelkitabi / 05/05/2005 17.30.29


;))

yazıdan ziyade yoruma bayıldımm....
şeytan dürttü ya, neyse.. vardır bi hikmeti...

selamlarım...








Mutesabih - Celal Kılıç / 05/05/2005 18.36.42

düzeltme; 1.Müteşabih fıkıh ilminde değil tefsir ilminde ele alınacak bir kelimedir.2.müteşabih; şüphe kelimesiyle ifade edilemez.3.türkçe de de tam anlamıyla ifade edilmesine izin verecek bir kelime bulunmamaktadır. ama illa da ifade etmek gerekecekse anlamı "benzer" le ifade edilebilir. bunun yanında daha yakın bir anlamıda "teşbih"tir. ama teşbihi tam anlamıyla müteşabihin kökü kabul etmemiz çoğu yerde anlam bozukluklarına sebebiyet verir. ve bu nedenle daha çok muhkem'in biraz daha hafifi olarak bu kelimeyi kabul etmemiz yeterli olacaktır. 3.






Kozerk / 09/05/2005 12.34.44

Mujgan sen cok yasa emi, gecen sefer aglama kiyisina getirmistin beni, bu sefer de (bana esek sipasi demissin) cok guldurdun. En son ben pek kucukken biri bunu kullanmisti, o gunden bu yana bu sozu duymamistim. Nostalji yani. Ayrica bu tanim bana uyuyor yahu... Ne diyeyim, yasam gibi kadinsin vallahi ya da kadin gibi yasam...




Kozerk / 09/05/2005 12.38.23

Merhaba Leyla,
Bu donem pek mesgulum, ama ileride rahatlayinca yazi/siir gonderirim.

Bağlantı

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Ana Sayfa

Her gün yenilenmek için...

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Kategori yok

Arkadaşlarım