‘Uçuşan fikirleriniz için yeni bir katkı: 'Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi...' Nazım'ın bu şirinden çıkın yola ama zaman geriye aksın, yüzünüzü doğuya dönün, küçük bir Anadolu kasabasında mola verin... Yirmi yıl öncesinde ilk yürek sancısına dönün ... bakalım size ne diyecek... sonu şu sözlerle bitmeli. 'Ona bitti bile demeye değmezdi. Aradığım o değil, kendimdim.'
Yazdıklarımı okuyor, yüreklendirici yorumlarda bulunuyordu. Bu sözleriyle dikkatimi daha da çekmişti.
‘Teşekkür ederim. Yukarıdaki yorumlardan da anlaşıldığı gibi etkilemişsiniz insanları. Yazılarınızdan birinde (hangisinde olduğunu hatırlamıyorum ama) mimar olduğunuzu ya yazmıştınız ya da bunu hissettirmiştiniz. Mesleğinizin verdiği, mekan, bu mekanların yavaş yavaş ve hiyerarşik olarak yapılandırılması, geçiş (kapı) imgelerini kullanmanız ve yaşamı bir tabloyu anlatır gibi anlatmanız bence çok başarılı. Kısa bir film senaryosunu okur gibi okudum, yaşayarak ve hissederek... Bu arada mimar değilseniz ayrıca tebrikler, öyle iseniz bu mesleği özümsemişsiniz. Bunun için de tebrikler.’
‘Sevgili Leyla (size böyle hitap etmeme izin verin lütfen)
Ben yazarlığı, dünyayı algılayış biçimini kendi özümsemeleriyle birleştirerek aktarma marifeti olarak görüyorum. Bunu yapabilmenin yöntemlerini, bunu yaparken kullanılan araçları ve okuyucuyu (hele ki kısa öykülerde) bir nefeste okuma isteğine ve bu hızlı yolculukta bin bir renge taşıyabilme becerisini kurgulamayı değerlendiriyorum. Böyle bakıldığında benim isteklerime karşılık veren bir bütün yakaladım bugünkü öyküde (belki de deneme demeliyim)... Ana fikri bulunmuş, ince detaylara girilmeden ana mekanlarda dolaştırılan ama esprileri, o mekanların aralıklarından atılan kısa bakışlarda yakalanan bir binayı gezer ya da çizer gibi...
Evet bir önceki yorumuma verdiğiniz ince cevap için teşekkür ederek söylüyorum. Ben de mimarım. Ve bunu hayatın bana tanıdığı bir ayrıcalık ve mutluluk olarak görüyorum. Sizinle daha çok paylaşabilmek için var ise ve uygunsa bir mail adresi verirseniz mutlu olurum.
Daha girift kurguları okumayı ümit ederek bu günlük hoşça kalın diyorum.’
Kahve Molası’nda yayınlanan yazılarıma, yazdıklarımdan öte güzellikte yorumlar iliştiriyordu. Sonra mektup arkadaşı olduk. Belli ki, o da edebiyata sevdalıydı.
Yazdıklarını başkalarıyla da paylaşması için onu defalarca cesaretlendirmek istedim. Ondan en son aşağıdaki mektubu aldım. Kendisinin izni ile sizlerle paylaşıyorum (öyle zor aldım ki bu izni). Belki onu yazmaya ve yazdıklarını paylaşmaya hep birlikte ikna edebiliriz.
Sizleri onunla baş başa bırakarak, aradan çekiliyorum.
Bazılarının çığlığı öyle sessizdir ki...
Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Attila İLHAN
Sevgili Leyla,
‘Evet. Bugün biraz daha rahatlamış olarak yazacağım size. Siz bana, inatla yazmamaya devam etseniz de.
Son birkaç haftadır, gerek iş yoğunluğundan gerekse size karamsar bir şeyler yazmamak için geçmedim klavyenin başına. Eskiden bu sözcükler ‘kağıt kalemi alamadım’ diye başlardı mektuplarda - mektuplarımda. Şimdilerde ise dijital dünyanın esaretini kabul ediyorum. Her şeyin elektronik bir ortamda sürdürüldüğü, nerede ise hayatın sanallığını tescil ettiğimiz günlerde yaşıyoruz. Bazen ürküyorum; hissettiklerimiz de sanal mı? Keşke böyle olsaydı. O zaman ‘delete’ düğmesine basıp silebilirdik her şeyi, herkesi, her duyguyu, ama en çok geçmişi...
Turnem on günlük bir süreyi ve Afyon, Burdur, Isparta’yı içeriyordu. Bu mekan üçgeninin beni geçmişe taşıyacağını bildiğimden ve yüreğimin bu izlerin üzerinden geçecek cesareti olmadığındandı bu yolculuğa hiç çıkmak istememem. Oysa yaptığım işte en çok sevdiğim şey yollara düşmek. Her yolculukta biraz daha kendime bakabilmek. İçimi dış etmek. Her bir parçayı mercek altına almak.
Her yolculuk biraz daha kendimi bulmak demek.
Bu defa göreceklerimden korkuyordum. Anılarla karşılaşmak, bu en zayıf olduğum dönemde beni alt üst edebilirdi. Üstelik elimde yolculuk sonrası doktoruma göstereceğim, kan tetkik ve Ultrason sonuçları ile raporları vardı. Ve de okuduğum son yazı da ‘hesabını kapattığını söyleyen’ bir cümle. Kendi kendime sıkıntıyla ‘yine mi?’ dedim.
Birkaç yıl önce bir gece yarısı ani bir kusma sonrası sırtımda ve göğsümde hissettiğim dayanılmaz bası ve kol uyuşması ile acile kaldırıldığımda, elektrografide bir kalp spazmı geçirdiğim anlaşıldı. Yaşım 34’tü ve bir kalp krizi için oldukça erken bir yaştı. O gece sabaha kadar bağlandığım cihaz benimle konuştu. Bilincimi ara ara kaybettiğimde damardan verilen bir ilaç ile tüm göğüs kafesimde dolaşan kanın sıcaklığını hissettiğimde ise ‘daha değil’ demiştim. Dışarıda ara sıra mızıklamalarını duyduğum ise kızımdı. O seslerle hayata tutundum.
Ardından gelen tetkikler ise uzun ve ıstıraplı bir sürecin habercisiydi. Tetkik sonuçları ALS diyordu. Akut Losemi.
İnsanın hayatın ucuna geldiğinde görmek istediği şey geriye baktığında hiçbir pişmanlığın olmaması imiş. Ben de böyle hissettim. Yaşadığım her şeyden memnundum. İstediğim gibi yaşamıştım. Sevdiğim adamla tüm itirazlara rağmen evlenmiş, üstelik pırıltılı bir kariyeri de tepmiş olmama karşın bir parça olsun bir pişmanlık ve acaba taşımıyordum.
Hastanede neredeyse Nazileri kıskandıracak yöntemler uyguladılar kemik iliği aspirasyonu yapılırken. Ayrıntılarını anlatmayacağım. Zira lokal anestezi denilen şey kesinlikle sinir uçlarını uyuşturmuyor. Dayanamayınca, sonraki tetkikler için başka bir hastane denendi. Geçici amneziye neden olan bir ilaç kullandılar anestezi yerine… uyutmak için değil, çekilen ıstırabı hatırlamamak için ki; bir sonraki aspirasyon yapılabilsin… Ama nafile. Ardından doktorum alkol bağımlısı olup olmadığımı, verilen dozun bir fili bile etkisiz hale getirebilecekken bende etkisiz kaldığını söyledi. Güldüm. Ben direne direne, bunu hayatın esası haline getirmişim demek diye düşündüm. Sonuç: İZLEMEYE ALINMASI.
Şimdi periyodik kontrolün zamanı gelmeden… bu defa da göğüslerimdeki yumrular elime gelmeye başlamıştı ki… ertesi gün bir kadın doğumcuya müracaat ettim. Yine aynı şüphe.
Şüphe, şüphe, şüphe… Bu da yeni hayat demek ki. Sadece ŞÜPHE. Ardı arası kesilmeyen acabalar. Demek, şimdi ölecek olsam bu sorularla gideceğim. Oysa o zaman hiçbir sorum yoktu. Ve memnundum hayatımdan. Huzur içinde gidebilirdim. Ama yine de yaşamak güzel, hayat benim hayatım olduğu için. Varlığımla etrafımdakileri mutlu edemesem bile.
Kızımın geleceğini görmek istiyorum. İlk aşkını, karnında uçuşan kelebekleri, sevgilisini görmek istediğinde çekeceği karın ağrılarını, mezuniyetini, şimdilerde yazmaya başladığı kısa güzel öykülere, okuduğu kitaplardan, seyrettiği filmlerden yapacağı alıntıların yer aldığı yazıları, okuduğu şiirleri duyumsamasını, fırfırlı eteğini bir genç kız edasıyla çevirmesini, okuldan gelen ‘çok zeki ama çok haşarı’ sözleri ile başa çıkmayı, Fransızca’yı aksansız konuşmasını, Nice’de tatil yaparken atacağı kartpostalları, havuza dalıp daha ileri gidebilmek için nefes çalışmasını, her şeyi ama her şeyi görmek istiyorum. Daha da ötesi, onun yavrulamasını, yavrusu ile birlikte yatakta koklaşmasını, emzirmesini ve dönüp ‘Anne beni iyi ki doğurmuşsun’ demesini görmek istiyorum.
Dün nihai sonuçları aldım. Kistler iyi huylu. Ama ben huysuzum. (Bakın şimdi gülüyorum)
Yola çıktığımız gün beraber çalıştığım yardımcı arkadaşlardan biri de Burdur’daki tabura askerlik görevini yapmak için teslim olmaya gidiyordu. Benim Burdur konusunda tecrübeli olduğumu duymuş, onunla beraber gitmemi istedi. Yanıtım umut kırıcıydı. Oraya gitmeyi geciktirmeye çalışıyordum. Ama bunu ona söyleyemezdim. Anıların üstünden yürüyecek takatim yoktu.
O benimle birlikte gelecek ekipten bir kız arkadaşıyla Burdur’a ben ise diğer arkadaşımla Isparta’ya yola çıktım. Akşam Isparta’da buluştuk.
Ama son kaçınılmazdı. Her gün biraz daha sıkı basarak yürüdüm geçmişin üstünden. Anılardan. Yanımda olmayan - olamayan adamdan. Ruhu gasp edilmiş olandan.
Oteller bana yalnızlığın tercümanı olarak var oldu nicedir. Çift kişilik bir yatak büyüdükçe büyür. Tariflenemez bir yalnızlığı kokunuz sarmaya yetmez. Hangi köşesine çekilseniz derin bir kimsesizliğin soğukluğu vardır. Bilirsiniz nasıl bir şeydir bu. Birinin açtığı bir yarayı ne siz kapaya bilirsiniz ne de başka birilerinin tensel hazzı. Yatak bir evrene dönüşür; kendiniz için bir yer bulamadığınız.
Yolculuğun en zor yanı Burdur’du. On iki yıl önce sokaklarını köşelerindeki kırıntılarına kadar tanıdığım kente ne denli yabancılaşmıştım. Gece binilip sabah ezanında inilen buğulu kentin soğuğu bu defa yerini ılık bir bahara bırakmıştı. Ama ben üşüyordum. Ruhum üşüyordu. Onu deliler gibi özlüyordum. Ama bunu kendime bile söyleyemiyordum.
O kentte, o askerliğini yaparken – ama en çok ben yaptım askerliği – o koğuşta ne kadar kötü koşullarda olsa da uyuyordu. Oysa ben, uzun ve soğuk bir yolculuğu sabah saatlerinde ve o kentin meşhur kışlarında, diğer asker yakınlarıyla kışla önünde birbirimize sokularak güneşin doğuşunu ve saatin sekiz olup günün başlamasını bekleyerek geçirdim. Her hafta sonu aynı ritüelle.
Kışlanın kapıları açıldığında anonslar yapıldı. Koşar adımlarla geldi aynı tip giysileri giyen yüzlerce insan. Yanan sobaların yanında yer tutup, yan yana oturabilmek ve fısıltılarla özlem geçirmeye çalışarak. Ardından da rüşvet karşılığı çıkartılan ikamet belgelerini korka korka komutanlığa verilip, yakalanıp yakalanılmayacağının endişesiyle geçti aylar. Sonra zaten tesisi az olan kentte, bir de talebin artmasına bağlı otellerde yer bulamamalar… Ama her şey büyülü bir sıcaklık içinde gevşiyordu. ‘Özlem’ denilen şey buymuş. Helalin olmasına karşın, gizli gizli koklamak, kentin tek olan caddesini gün boyu bir o tarafa bir bu tarafa yürümek, gizliden kendi yatağında uyumak için iki günlük bir yolculuğu göze alabilmekmiş. Asker kafelerinde domates olmadığından salçalı tosları şapırdata şapırdata yemek, pastaneler kapanana kadar bir köşede liseli aşıklar gibi sarılmakmış.
O kent bana hiç bu kadar ezici gelmemişti. Yer bulduğumuzda kaldığımız otelin karşı köşesinde yaşlı bir adam bölgeye özgü ceviz ezmesi satardı. Bazen sabahın erken saatlerinde yolunu gözlediğimi beklerken onunla havadan sudan, hayattan konuşurduk. Bana para almaksızın çaylar, simitler, ceviz ezmeleri ikram ederdi.
Yolculuk bu yol üzerinden geçerken, ben arabanın arka koltuğunda göz yaşlarımı tutamazken tam o otelin önünden geçtik. Anlık bir kararla durdurdum arabayı. Yardımcım, endişeli ve ne yapacağını – söyleyeceğini bilmez bir şekilde biraz da çekingen bir tavırla benimle indi. Bir şey söylemedim. Yanımda yürüdü. Ceviz ezmesi satan yaşlı adam hala oradaydı ve aynı sıcakkanlılıkla satıyordu ezmeleri. İyice yaşlanmış ama iç huzuru olan birinin mutluluğu ile işine devam ediyordu. Oğlu ona bir ev almış, torunları olmuş, ‘bizim karı gocadı, gıvamı dudduramıyo, ama ginede güzel be evlat yi bidane’ dedi. Ben gözümdeki yaşları sildim. Yardımcımla birlikte bir iki lafladık. Beni tanıdı. ‘Gocan nediyo, eymisin, beben vamı” dedi. ‘iyi, bir kızım var ellerinden öper amca’ dedim. Birer kutu ezme aldık. Adamın ellerinden öptüm hasretle. Geçmiş kokuyordu. Ben ağlıyordum. Ve hiçbir şey söyleyemiyordum. Adama ellerinden öpmek dışında sarıldım. Sanki son kez görüyormuşum gibi, dedemmiş gibi kokladım. O bilmiyordu. Ama ben eski beni ve eski kocamı özlüyordum.
Bir yerlerde ise birileri ‘hesabını’ kapatıyor, ama kapanan hesabın tümü benim defterime aktarılıyordu. Onun bakiyesi kırmızıya dönen hesabı benim yüreğimde kanıyordu.
İşte böyle sevgili Leyla. Çığlık öykülü kadınların öykülerinden birinden bir enstantane sana.
Sen sevgili Leyla, yazmasan da ben yazıyorum. Kanaya kanaya. İçini acıtmak için değil. Kendi ağ umu dökmek için.
vahşi bir bitki gibi kendi zehriyle çürümeyi
ayrılıklar öğretti bana
...
daha dündü her şey
zamandaki inkar mı, bendeki yarılma mı
dünyayı bu kadar değiştiren
herkesin gözü önünde
şimdi varoluş kuşkulu,
sessizlik tehlike, anılar cinnet değerinde
yaralı bir hayvan nasıl sığmazsa dünyalara
inanç tazeler gibi
etimden taşıyorum parçalana parçalana
M.MUNGAN
Sevgilerimle.
Müjgan
Leyla AYYILDIZ
|