|
Pötikare iş elbisemin kollarını sıvadım. Muşambadan yapılmış önlüğümün askısını boynuma geçirip, arka bağcıklarını bağladım. Ellerimi su dolu leğenin içine sokup, içindeki çay kaşıklarını dairesel hareketlerle karıştırdım. Ellerimin üzeri çatlaktı ve çamaşır suyu katılmış bu su, canımı acıtmaya başlamıştı. İrkilerek, ince, tiz bir çığlık attım. Parmaklarımı musluktan akan suya tuttum. Leğenin içinden bir tane kaşığı göz hizama kaldırıp, sağ yanımdaki pencereden gelen güneş ışığına tuttum. Yeterince temizlenmişti. Her gece kaşıkları ağarmaları için bekletiyordum.
Kaşıkları alıp, eviyenin içindeki diğer leğene aktardım. Tezgahın kenarında duran cam bardakları da ıslattım. Musluğu açtım, çay kaşıklarının üzerlerindeki çamaşır suyu arınıncaya kadar, defalarca duruladım. Musluk suyu elimdeki sızıyı biraz olsun azaltmıştı.
Dışardan telaşlı sesler gelmeye başlamıştı. Arkama dönüp, tezgahın arkasındaki duvarda asılı saate baktım. Saat, tam sekize beş vardı. Tek bir gün bile geç kaldığını görmemiştim. Bazen yarım saat, bazen beş - on dakika erken gelirdi ama asla geç kalmazdı.
‘Bir gün geç kalsan; senin de bizler gibi bir insan evladı olduğuna inanacağım.’ diyerek, kendi kendime mırıldandım.
Pencereye yaklaşıp, şoförünün arabadan inişini, arabanın etrafında panikle dolanışını, onun oturduğu sağ arka taraftaki kapıyı açışını izledim. Ne derisi olduğunu bilmediğim, asla da bilemeyeceğim şık ayakkabıları çıktı arabadan önce. Sivri topuklarıyla otopark zeminine kuvvetlice bastı. Etek boyu diz altında olan turkuvaz mavisi bir döpiyes giymişti. Boynuna ipek olduğunu düşündüğüm bir şal dolamıştı. Şalından yansıyan güneş ışınları, pahalı bir markanın reklam panosundaki neon ışıkları gibi yanıp, sönüyordu. Saçları dalgalı olarak fönlenmişti.
Duvardaki aynama bir kez daha baktım. Ellerimi eteğime kurulayıp, iş önlüğümün yakasını düzelttim. Saçlarımın üzerinde parmaklarımı tarak gibi gezdirdim, başımı biraz yukarı kaldırdım. Onun giydiği kıyafetler bende nasıl dururdu acaba.
Sert bir ifadeyle etrafında biriken kalabalığa bir şeyler söyledi. Yanındaki güvenlik görevlilerinden biri hızlıca başka bir yöne doğru koşar adımlarla gitti. Bir şeyler sipariş ettiğini düşündüm. Kapıdaki görevliler ve diğer güvenlik elemanları onun etrafında bir kortej oluşturarak yürümeye başladılar. En önde giden oydu.
Ayakkabısının sivri topuğunu sert bir şekilde vurarak yürüyordu. Kafası; diğer insanların tuttukları açıdan daha yukarı doğruydu. Gözlerini yine kısarak ufaltmıştı ve her zamanki gibi öfkeli görünüyordu. Bunu hep yapıyordu, bu bir meydan okumaydı. Herkes fark etmeliydi; o gelmişti.
Topuklarını hızlıca yere vururken, tepesindeki saçları bir horoz ibiği gibi yukarı, aşağı sallanıyordu.
‘Tıpkı bir horoz ibiği gibi’ dedim, sonra bu düşünceme kıkırdadım.
Az sonra mutfağın önünden geçecekti ve beni her sabah kapının önünde görmek istiyordu. Bu başkaldırmış gülümsemeyi fark etmemesi için, alt dudağımı dişlerimin arasına alıp, ısırdım. Kendimi sıkıp, suratımı toparlamaya çalıştım. Uğraştıkça daha fazla kıkırdıyordum, içimden yineliyordum; ‘Horoz ibiği gibi’.
Önlüğümü çıkardım. Elbisemin eteğini sağa sola çekip, üzerime yerleştirdim. Kapının önüne çıktım. Bakışlarımı her zamanki gibi yer döşemesine doğru yöneltip, kollarımı hazır ol vaziyetinde iki yanıma sallandırdım.
‘Günaydın’ dedi sertçe, önümden geçerken. ‘Günaydın efendim.’ dedim.
‘Bana limonlu bir çay getir.’
‘Peki efendim.’
Az sonra limonlu çayını hazırlamıştım. Kuru bir bezle bardağının dışını defalarca parlattım. Çay tabağını hohlayarak kuruladım. En güzel tepsinin ortasına yerleştirdim.
Kapısını iki kez tıklatıp, beni içeriye çağırmasını bekledim. Her zamanki sert ses tonuyla ‘Gel!’ dedi. İçeri girdiğimde masasında oturuyordu, bakışları, önündeki ajandasına dönüktü ve elinde bir dolmakalem tutuyordu. Saçları yine horoz ibiği gibiydi. Dudaklarımı bu sefer kanatırcasına ısırdım.
Kafasını kaldırıp, gözlüklerinin üstünden yüzüme doğru baktı.
‘Sehpaya koy.’ dedi.
Sehpaya yöneldim. Beni izliyordu ve üzerime diktiği bakışları beni huzursuz etmişti. Tüm vücudumdan sıcak bir terin boşaldığını hissettim. Tabii bu sırada tepsiyi titrettim, ve çayın bir kısmını döktüm.Bunu gördüğünü fark ettiğimde ellerim daha da fazla titredi. Cebimden bir peçete çıkarıp, altlığı kurulamaya çalıştım. Bana bağırdı:
‘Değiştir o çayı.’
Sırtımı ona dönüp çıkmamı istemezdi. Yan adımlar atıp, kapıya ulaşmaya çalışırken kendimi kumsalda kaçmaya çalışan bir yengece benzettim.
O da horoz gibiydi.
Öfkeli bir sesle beni durdurdu. ‘Bugünlerde halinizi hiç beğenmiyorum. Kim temizledi odamı? Çabuk kolonya getir ve masayı yeniden sil.’
Masayı ben silmemiştim ama arkadaşımı da şikayet edemezdim. Sesimi çıkarmadım. O ise daha da fazla bağırmaya başladı; ‘Söyle tüm hizmetli personele tam bir saat sonra toplantı odasında olsunlar. Hepinize söyleyeceklerim var.’
Sesi otoriter ve çok kızgındı. Bir an onu, evinde kocasıyla konuşurken düşündüm. Ona da böyle bağırıyor muydu? Kapıdan çıktığımda. Derin bir soluk alıp, verdim.
Çarçabuk herkese; bizi istediğini haber verdim. Hepsinin suratı asılmıştı. Bu bir işkenceydi. Bizi toplantı odasına asker gibi diziyor, oturmamıza asla izin vermiyor, odanın en baş köşesine geçip, hepimizi azarlıyordu. Öyle az buz değil, hakarete varan cümleler sarf ediyordu. Hadi ben alışmıştım. Fakat aramızda çoluk çocuk sahibi koca koca adamlar vardı. Onların bazen ağlayacak gibi olduklarını görüyordum. Başka bir yerde olsa ve ekmek paraları tehlikede olmasa, onu evire çevire döverlerdi. Bundan emindim.
Bazıları ise çok kaypaktı. Tüm buldukları fırsatlarda ona itaatkar cümleler söylüyorlar, sahte, yılışık gülümsemeleriyle ona iltifatlar yağdırıyorlardı. Bir poposunu yalamadıkları kalıyordu. Ama olmadığı zamanlarda da küfre varan cümlelerle birbirlerine onu anlatıyor, hiç ağza alınmayacak argo kelimelerle ona isimler takıyorlardı. Onları iki yüzlü buluyordum ve sevmiyordum. Ama o, onları seviyordu.
Bense artık umursamamayı öğrenmiştim. Susuyordum ve onu yok farz ediyordum. Yaklaşık dört yıldır onunla çalışıyordum. İlk günler davranışlarına çok şaşırsam, ondan çok korksam da, zamanla onu kurmalı, öfkeli bir oyuncağa benzetmiş ve eğlenmeye başlamıştım. Bir tür oyun oynuyordum onunla. Bu beni rahatlatıyordu. Örneğin bugün horoz olmuştu.
Mutfaktaki bardakları raflara yerleştirirken, içeriye işe yeni başlayan temizlikçi kız girdi.
‘Sorun ben miyim?’ dedi, telaşla.
‘Hayır’ dedim, ‘Sen değilsin’.
İnanmamış gibi yüzüme baktı.
‘Yaptığım temizliği beğenmedi, değil mi?’
‘O hiçbir şeyi beğenmez’ dedim. ‘Mutlaka bir kulp bulur.’
Kızın yüzüne dikkatlice baktım, sararmıştı ve korkuyordu. ‘Sen merak etme, bağıracak, çağıracak, ağzından köpükler saçacak, ve sonra hepimiz oradan kuzu sürüsü gibi dağılacağız.’
Bu sözlerim onu biraz rahatlatmıştı.
Yeni işe girmişti. Çok genç olmasına rağmen iki çocuğu vardı. Kısa zamanda birbirimize alışmıştık. Sıkıntılarını benimle paylaşmaya başlamıştı.
‘Önceleri temizliğe gidiyordum, ama bu düzenli bir iş değildi. Zor geçiniyorduk. Bazı geceler aç yattığımız oluyordu. Bir sabah evini temizlemeye götürmek için beni evimin kapısından almaya gelen hanımıma nefesim açlık kokarak şöyle demiştim: ücretimin bir kısmını akşam değil de, şimdi alabilir miyim? Size doğruyu söylemeliyim; iki gündür çocuklarım hiçbir şey yemedi. Ufak oğlan dün gece açlıktan uyuyamadı. Şerbet yapıp, içirdim. Eğer bir miktar paramı avans olarak verirseniz bakkaldan peynir ve ekmek alıp, çocuklara bırakmak istiyorum.’ Böyle zor günler yaşamıştı. ‘Bu iş sigortalı.’ demişti, ‘Kaybetmek istemiyorum.’
Çalışkan bir kızdı. İlk başlarda ofislerin düzeni ve büro temizliği ona zor gelse de çabuk alışmıştı.
‘O hep böyledir.’ dedim. ‘Aldırma... Ne yaparsan yap ona yaranamazsın. Bulunduğu her yere zehir götüren birisi o. Zehrini alır ve ortalığa saçar. Artık her yer bulanmıştır ve çekilmez haldedir. Kitabında hoşgörü ve sevgi kelimeleri yoktur. Dört yıldır onunla çalışırım. O; iş üretmek için burada değil, sağa sola sataşmak, varlığını ispat etmek ve ona itaat edilmesi için buradadır. Kendi kardeşleri ve yakın akrabaları bile sevmez onu. Onunla olmayı hiç istemezler.’
‘Nasıl?’
‘Onun olmadığı bir zaman Yönetim Kurulu toplantısında konuşurlarken duydum. Babası ısrar ettiği için Genel Müdür olarak tutuyorlarmış. Aslında şirket her yıl zarar ediyormuş. Baş belası olarak kabul ediyorlar. Bir an önce kurtulmak istiyorlar ama babası ölmeden de koltuğundan oynatamıyorlar. Ona katlanmak zorundayız. Benim yaptığımı yap; sus ve yanıt verme.’
Başını eğerek, ‘Elimden geldiğince yapmaya çalışacağım.’ dedi.
‘Bu senin için en doğru olanı. Buradan kaç kişiyi gözümüzün önünde kovdu biliyor musun. Kaç kişiyi ekmeğinden etti. Gözünün yaşına bakmaz, asla acımaz. Kızı öldüğünde bile ağlamadı.’
‘Nasıl?’
‘Basbayağı! Kızı öldü ve ağlamadı. Sadece cenazeye gitti ve ertesi gün masasının başındaydı.’
‘Gizlice ağlıyordur. Size güçsüz olduğunu göstermek istemiyordur.’
‘Hayır, hayır, artık eminim. O, pek insan oğluna benzemiyor. Bunu sadece ben değil, tüm ailesi söylüyor. Onu seven tek kişiye rastlanılmamış bugüne değin.’
‘Ya kocası?’
‘Onu bilmiyorum. Belki seviyordur. Ama ondan hep kaçtığını görüyorum. Evlilikleri bir tür antlaşma sanki.’
.....
Ve o gün de hepimizi bir güzel kalayladı. En çok da zavallı Hatice’ye bağırdı. O azarladıkça kızcağız avuçlarını sıkıyor, dudaklarını kemiriyor ama tek kelime etmiyordu. Yine hakarete varan cümleler sarf etti. Bizler alışmıştık, çıkarken birbirimize gülümseyip, şakalaştık. Ama Hatice çok yeniydi. Onun mutfakta gizlice ağladığını işittim. Ses çıkarmadım.
.....
Günler hep benzer geçiyordu.
Bir gün odasında çığlık çığlığa bağırdığını duyduk. Hepimiz elimizdeki işleri bırakıp, sesin geldiği tarafa doğru koştuk. Odasının kapısı aralıktı ve içeride Hatice vardı, onun masasının karşısında ayakta dikiliyordu.
‘Sen aldın biliyorum.’ diyordu. ‘Buraya koymuştum... Ne yaptın onu? Nereye gizledin?’
Çantasından cüzdanı çalınmıştı ve bunu Hatice’nin yaptığına inanıyordu. Oysa kızcağız o sabah çocuğunu doktora götürmek için izin almış ve yeni gelmişti. O ise hep odasındaydı, Hatice’nin ondan habersiz odasına girmesi mümkün değildi. Ben emindim ki; Hatice çalmamıştı. İşe geldiği saatlerde biri almış olmalıydı. Ama kim? Bilmiyordum. Belki de yolda çalınmıştı, ya da düşürmüştü.
Öne fırlayıp, kapıyı araladım.
‘Efendim’ dedim, titrek bir sesle, ‘O yapmış olamaz. Çünkü....’
Sesini olabildiğince yükseltti. Hepimize ‘Kesin, kesin!’ diye bağırdı. Artık göz yaşlarımı tutamıyor, ağlıyordum. ‘Gidecek, gidecek. Personel Şefliğine söyleyin ilişiği kesilsin!’ diyordu. ‘Dua etsin polise haber vermiyorum. Onu hapishanelerde süründürmek vardı da!’
Hatice bayılacak gibiydi. Birkaç kez olduğu yerde sendeledi ve sustu. Tıpkı ona öğrettiğim gibi; hep sustu.
O gün işten atıldı. Sorgusuz, sualsiz...
Giderken mutfağa, yanıma uğradı. İş elbisesini üzerinden çıkardı, katlayıp bir köşeye koydu, yüzüme baktı; ‘ Ben almadım.’ dedi.
‘Biliyorum’ dedim, ‘Biliyorum, sen almadın.’
Gözlerine dikkatlice baktım. İşten kovulduğu için değil, hırsız olarak adlandırıldığı için üzülüyordu. İçim bir kez daha titredi.
Yapabileceğim bir şey yoktu. Hiçbir şey... Çekip gitmek istiyordum, onunla birlikte işi bırakmak istiyordum. Gitmeden önce odasına dalıp, suratına her şeyi haykırmak istiyordum. Ona; ‘Lanet olsun sana be kadın, lanet olsun. Hepimiz bıktık senden. Git polis çağır; parmak izi mi alacaklar, ne yapacaklarsa yapsınlar. Şu zavallı kızcağızı zan altında bırakma. Bırak ekmeğinden olmasını, kapkara bir sicille, yokluğa, açlığa, hiçliğe gönderme. Artık tüm kapılar ona kapanacak. Kimse ona referans vermeyecek!’
Yapamadım. Hiçbir şey yapamadım. Yaşlı annem ve babamı düşündüm. İşimi kaybedemezdim. Hatice’nin yüzüne baktım ve ‘Hadi git.’ dedim. ‘Uğrayacağım sana.’. ‘Ona hakkımı helal etmeyeceğim Hatice’ dedim sessizce. ‘Etmeyeceğim.’
Etmedim de. Hatice’nin evine elimden geldiğince sık sık uğradım. Yine temizliğe gitmeye başlamıştı. Giderken çocuklarına bir şeyler alıp, götürüyordum. Onun temizliğe gidebileceği başka evler ayarlamaya çalışıyordum.
.....
O ise; bir gün hiç beklemediği bir anda babasını kaybetti. Yasın sona erdiği günlerde yapılan ilk Yönetim Kurulu toplantısında emekliliğine karar verildi. Giderken şaşkındı. Suratı; attan düşmüş, bunu hiç hesaplamamış gibiydi. Varlığının önemli olduğuna inanıyordu. Önemsiz olduğu ihtimali üzerinde bugüne değin hiç durmamıştı. Hep burada kalacağını ve egosunu hep burada doyuracağını sanıyordu; kan emerek.
Kızı öldüğünde ağlamamıştı. Ama giderken dudakları titriyordu. ‘İlk defa ağlayacak’ diye içimden geçirdim, bu beklentiyle dikkatle yüzüne baktım; dişlerini sıktı, yine ağlamadı. Başıyla bana da selam verdi. Gözlerimin içine bakıyordu. Düşündüklerimi okumak ister gibiydi. Hafifçe başımı eğdim ve kayıtsız davrandım. Dünya kimseye kalmamıştı; ona da.
O gittikten sonra şirkette her şey değişti. Yeni Genel Müdürümüz bizleri insan yerine koyuyordu. Bizim fikrimizin ne faydası olur ama yine de gönlümüzü hoş tutmak için bizi ilgilendiren bir konu olduğunda bize danışıyordu. Sorunları tatlılıkla ve hoşgörüyle çözmeye çalışıyordu. Bu davranışları bizi asla gevşetmedi. Onu tanımış olmak, o kadar sıkıntı çekmiş olmak, ağır bir yaşam dersi olsa da, sonunda düz yola çıkabilmiştik. Bunun kıymetini bilmeliydik.
.....
Ondan ise arada sırada haber alıyorduk. Bir kez sokakta karşılaştık. Vitrinlere bakıyordum, dükkanları rengarenk yaz kıyafetleri süslemişti. Dalgın dalgın bakındığım vitrine yansıyan bir yüz seçtim; onun yüzüydü, arkamda duruyordu. Göz göze gelmek istemeyerek, dönüp, bakmadım. Biraz uzaklaştıktan sonra başımı çevirdim. Çökmüştü. Omuzları aşağı doğru inmiş, o hep yukarda olan kafası omuzlarının arasından sarkmıştı. Bir gözü ufalmıştı ve etrafına normal bakmıyordu. İrkildim.
.....
Sonradan kocasını da kaybettiğini işittim; evde yapayalnız kaldığını, kapısını kimsenin çalmadığını söylüyorlardı. Ve bir gün ‘Delirdi’ dediler. İnanmadım.
Taa ki onu çöp varilinin içini karıştırıp, yiyecek bir şeyler ararken görünceye dek. Üzerinde parçalanmış yırtık bir kürk ve sağ omzunda bir kedi vardı.
Leyla AYYILDIZ |