-Tamam. Geç kalma. Hemen kapatmalıyım.
Ahizeyi yerine bırakıp, hızlı adımlarla mutfağa geri döndü. Telefonun sesini işittiğinde kıstığı ocağın ateşini bir kademe yükseltip, minik et parçalarını karıştırarak biraz daha kavurdu. Kesme tahtası üzerindeki patatesi elindeki kocaman bıçakla küp küp doğramaya başladı.
Gözü, ahşap jaluzinin aralığından bahçeye takıldı. Karşı komşuları olan karı koca, evlerinin önündeki terasta oturuyorlardı. Kadın yine yüksek sesle, hararetli hararetli kocasına bir şeyler anlatıyordu. Adamın ise bakışları dalgındı. Söylenenleri dinliyormuş gibi yapmasını sağlayan sahte gülümsemesini takınmış, her anlatılanı onaylarcasına başını yukarı aşağı sallıyordu. Kadın hiç susacak gibi değildi. Pencere kapalı olmasına rağmen seslerin bir kısmını işitilebiliyordu.
Birden canı acıyarak olduğu yerde zıpladı. Bıçağın açısını ayarlayamamış, parmağını kesmişti. Jiletle kesilmişcesine düzgün kesiğin arasından sızmaya başlayan kanı dudaklarına götürüp, bir süre emdi. Musluğu açıp, parmağını akan suyun altına tutarken,
‘Lanet olsun’ diyordu.
Suyunu çeken etin üzerine patatesleri de ilave etti.
Kadın hala yüksek sesle konuşuyordu; bağıra çağıra kah temizliğe gelen kadını çekiştiriyor, kah üzerini ıslatan kızından yakınıyordu. Adam ise; bu sahne içerisinde bulunması zorunlu olan bir figürana benziyordu. Ancak, masanın kenarına dayalı ferforje sandalye kadar oraya aitti. Kadın kendi anlattığı birkaç şeyi çok komik bularak, histerik kahkahalar attı. Adam başını sağa sola çevirip, bu kahkahaların etraftan işitilip, işitilmediğini gözleriyle kolaçan etti. Az sonra sahnenin tek eksik kalan elemanı da masaya oturmuştu. Evin küçük kızı da, bir prenses edasıyla ağır adımlarla tablo içindeki yerini alıp, şımarık hareketlerle, yapış yapış parmakları arasındaki lolipopunun kalan son parçasını, bulaşık ağzının içinde kıtırdatarak hızlıca yuttu. Karı koca sözleşmiş gibi, aynı cümlelerle; yemekten önce şeker yememesi gerektiğini daha kaç kez kendisine hatırlatacaklarını küçük kıza yüksek sesle sordular.
Burnuna gelen kokuyla, yanmak üzere olan yemeği fark edip, elindeki tahta kaşıkla birkaç defa daha tencerenin içindekileri karıştırdı. Havuçları da ilave edip, tencerenin kapağını kapatıp, krepleri hazırlamaya koyuldu. Un ve yumurtaları çırparken, gözü yine penceredeydi. İki parmağıyla jaluziyi araladı. Hala çocuğa kızıyorlar, nasihat çekiyorlardı. Sinirli bir hareketle jaluzinin ipini hızla çekip, perdeyi kapattı. Artık dışarısı görülemiyordu.
Pişirdiği kreplerin arasına kavurduğu etleri koyup, üzerlerine kürdanla kaşar peyniri, domates ve bir parça biber tutuşturdu. Tepsi fırına sürülmeye hazırdı. Raftan iki tabak, kaşıklıktan ise çatal kaşıkları alıp, salona geçti. Evin içerisinde sadece çıplak ayaklarına vuran terliğin sesi duyuluyordu. Bu sessizlikten ürktüğünü hissetti. Yemek masasının yanındaki konsolun aynasından kendisiyle göz göze geldi. Hızlıca bakışlarını gözlerinden kaçırıp, elindeki tabakları aceleyle masaya bırakıp, müzik setinin düğmesine bastı. Sesi oldukça yükselti.
Masanın ortasına bir şamdan koyup, şamdanın içine hiç yanmamış bir mumu yerleştirdi. Tabakların yanına kadehleri ve peçeteleri de koyduğunda masa artık hazırdı. Müzik olanca sesiyle odanın içini doldururken, o, masa örtüsünün sağını solunu düzeltiyordu. Yine aynada kendi gözleriyle karşılaştı. Yüzü solgundu. Koşar adımlarla tuvalete gitti. Klozetin kapağını sert bir hareketle rezervuara vurup, kafasını yaklaştırabildiği kadar klozetin içine soktu. Öğüre öğüre kustu. Kustu, kustu, kustu. Bütün içindekileri boşaltacak kadar çok kustu. Ağzından sünen pis yapışık sıvıdan kurtulmaya çalışırken, bir yandan da sifonu çekiyordu.
Lavabonun karşısına geçtiğinde ağzını ve boğazını saran ekşimsi acı tattan kurtulmaya çalışıyordu. Avucuna doldurduğu suyla ağzını çalkalıyor, boğazına serinlik veren tatlı suyla gargara yapıyordu. Gözleri iyice sulanmış, burnunun kenarlarına damla damla yaşlar akmış, yüzü kızarmıştı. Defalarca elini yüzünü yıkadı.
Yatak odasına geçip, dolabın altındaki çekmeceden siyah bir naylon çorap çıkarttı. Giymeye çalıştı. Beceremeyip, sinirli hareketlerle çorabı yere attı. Kendisini sırt üstü yatağın üzerine hızlıca fırlattı. Uzun süre derin derin nefes alarak, tavana, abajura bakarak, soluğunun düzelmesini bekleyerek uzandı. Epey bir süre orada öylece kalakaldı. Belki beş dakika, belki yarım saat. Belki senelerce... Gözünün önünden şerit gibi geçen film karelerinin sığabileceği kadar bir süre yatağın üzerinde yattı.
Kendini biraz topladığında ayağa kalkıp, hazırlanmaya başladı. Siyah askılı bir elbise geçirdi üzerine, çoraplarını bu sefer giyebildi. Dolabın altından yine siyah renkte topuklu bir ayakkabı çıkarıp, ayaklarına geçirdi. Elbisesinin sağını solunu çekiştirip, üzerine oturtmaya çalıştı. Kırışık görünüyordu. Ütüleyip, ütülememe konusunda bir süre kararsız kalıp, ellerini ütü gibi üzerinde gezdirdi. Ütülemekten vazgeçip, makyaj masasına yaklaştı. Solgun yüzünü inceledi.
Fondöteni avucuna bolca döküp, yüzüne sürdü. Bu kalın astarı, badana yapıyor gibi yüzüne yaydı. Az sonra fırçasını allığa götürüp, yüzünü biraz pembeleştirip, renklendirdi. Makyaj işte bu demekti;
‘Hiçbir şey olmamış gibi. Hiçbir şey olmayacak gibi...’
Bu sözü birkaç kez içinden tekrar etti.
.....
Kocası kapıyı çaldığında hem kendisi, hem de sofra hazırdı. Kocasının yanağına öpücük kondururken, bir yandan masaya bakıyordu; hiçbir eksik yoktu. Evet, her şey tamamdı. Kocasının getirdiği iri kırmızı gülleri, vazonun içine yerleştirirken, masanın üzerindeki kanepelerden aşıran adama alçak sesle ‘Az daha bekle’ diyordu.
-Günün iyi geçti mi?
-Bildiğin gibi. Az başımı ağrıtmadılar yine... Peh! Akademik kariyermiş. Senin?
-İyi ki gitmemişim işe, yetiştiremezdim yoksa.
-Her şey harika görünüyor, ellerine sağlık canım.
Karı koca az sonra mum ışığında yemeklerini yiyorlardı. Fırından çıkmış kreplerin üzerini sarmış, erimiş, yer yer kızarmış kaşar peynirleri iştah açıcı görünüyordu. Belli belirsiz hafif bir müzik çalıyordu.
‘Bu senin canım’ dedi adam; elindeki şık paketi karısına uzatarak. Kadın paketi açarken ellerinin titrediğini fark etti, yavaş hareketlerle kağıdı araladı. Minik kutunun içerisinden kalp şeklinde bir madalyon çıktı. Kolyenin ortasına tırnağını geçirip, çıtlatıp, madalyonu araladı. İçine kendi fotoğrafları yerleştirilmişti. Düğünlerinde çekilen her ikisinin fotoğrafı. Kadınla adamın gülümsediği iki fotoğraf; siyah, beyaz... Birbirlerine bakıyorlardı.
Konsolun aynasından kendine bakıp, kolyesini boynuna tutarken, ellerinin daha fazla titremesine engel olamadı. Aniden kolye elinden kayıp, yere düştü.
-Neler oluyor canım?
-Hiç, hiiç.
Koşar adımlarla banyoya kaçtı. Banyo kapısına sırtını dayayıp, bir süre soluklandı.
Tekrar içeri girdiğinde, yüzü biraz toparlanmıştı. Bu sefer kolyeyi takmasına kocası yardım etti.
-İyi misin canım?
-Hı hııı, iyiyim. Yok bir şey.
.....
En ağır hareketlerle tabaklarındakileri yiyorlardı. Şarap şişesi çoktan bitmiş, ikincisi açılmıştı. Evlilik yıldönümlerine yaraşacak lezzetteydi tüm masadakiler. Sağdan soldan konuştular. Çalıştıkları üniversitelerden, sorunlarından, yıllar yılı yaptıklarından, yapamadıklarından. Kadın arada dalıyor, konuşmaların ucunu kaçırıyor, kocasının birkaç kez ikazı ile ne konuştuklarını anımsıyor, yeniden anlatmaya ya da yanıtlamaya devam ediyordu.
Gece oldukça ilerlemişti. Kadın ayağa kalkıp televizyonu açtı. Kendi seslerinin dolduramadığı odanın içine, bir yerli dizinin kahramanlarının seslerini tıkıştırdı. Hayır, bunlar da yeterli değildi. Mutfağa sıklıkla gidip, geliyor, arada kocasının boşalan kadehini dolduruyordu. Masaya oturup, kalkıyor, kumandayı eline alıyor, kanalları değiştiriyor, kocasının tabağına peynir tabağından bir parça peynir servis ediyordu.
Adam ağzında lokmasını gevelerken kadın sesinin titremesine engel olmaya çalışarak, bir şeyler mırıldandı.
Boşluğa söyler gibi...
Varla yok arası...
Hiç söylenmemiş gibi...
-Efendim canım?
-Çocuğum...
-Anlamadım?
-Benim artık çocuğum olamayacakmış.
Adam elindeki çatalı tabağın içerisine düşürdü. Suratındaki tüm ifadeler dondu. Işıklar söndü. Duvarlar birer birer aşağıya doğru kıvrıldı, masanın üzerine devrildi. Mumun alevi pis, siyah bir is yaydı.
Ağzındaki lokmayı yutamayarak, peçetenin içerisine tükürdü.
Kadın, artık oldukça serinkanlıydı. Adamın yüzünü dikkatle inceliyordu.
‘Bitti anlıyor musun?’ diye haykırdı kadın. ‘Anlıyor musun her şey bitti.’ diye bir kez daha bağırdı.
Sandalyesini geriye atıp, ayağa kalktı. Boynundaki kolyeye asılıp, hızla çekti; madalyonu salonun orta yerine fırlattı. Önce sehpaya çarpan madalyon açılıp, halının üzerine düştü. Kendi resmi ve kocasının resmi sehpanın altına doğru yönelikti.
‘Her şey bitti... Biz de!’
Hala haykırıyordu. ‘Buyrun Beyim, buyrun kariyerinizi... Kariyerinizi alın........’ sustu. Ağlamaya başladı. Sarsılarak ağlıyordu. Kendini koltuklardan birine fırlattı. Az sonra kocası omuzlarını tutuyor, ‘Üzülme canım, başka doktora gideriz’ diyordu.
Olanca gücüyle bağırdı. ‘Başka doktor mu? Neler söylüyorsun sen? Bitti diyorum anlamıyor musun, bitti, bitti, bitti! Artık hiç doktor olmayacak. Çocuğumuz da , biz de!’
Kocası olanları anlamlandırmaya çalışıyordu. Kendi duygularını hissedemeyecek kadar şaşkındı. Onu sakinleştirmeye çalışıyor, bir şeyler anlatıyordu.
Kadınsa bunların hiçbirini duymuyordu bile...
Anlamsız birkaç kelime mırıldanıyor, arada ‘Kaç kez bir bebeğimiz olsun istedim, hep sen engel oldun, hep erteledin’ diye haykırıyordu. ‘Gördün mü bak, şimdi. Şimdi... Şimdi... Kaç kez yalvardım, kaç kez, kaç kez... Bitti... Her şey bitti.’
Yıllarca bir bebekleri olmasını istemişti. Kocası ise bu konuya hiç sıcak bakmamış, evdeki bir bebeğin her ikisinin de üniversitedeki kariyerlerini olumsuz etkileyeceğini savunmuş, bir bebek için daha vakit olduğunu söyleyerek, bu konuyu hep erteletmişti.
Karısı birkaç ay önce karnındaki ağrılardan şikayet etmiş, jinekolojik bir tedavi sürecine girmişti.
Demek bebekleri olmayacaktı.
Kadın ayağa kalkıp, yürümeye çalıştı. Adam kolunun altından tutup, yürümesine yardımcı olmak istedi. Kadın sert bir hareketle adamın elini itti. Yeniden banyoya girdi. Saçını başını düzeltti. Saçlarını tepesinden toplayıp, topuz yaptı. Salona girdiğinde kocasının elinde içki şişesi vardı, masanın ortasında bir yerlerde bakışları kaybolmuş, elindeki şişeyi kafasına dikiyordu. Burnunu çekip, eliyle yüzünü sildi.
‘Bitti!’ diye mırıldanıyordu. ‘Bizim bir bebeğimiz olamayacak!’
-Senin yüzünden!!!
diye haykırdı karısı.
-Senin yüzünden! Benim istediğim zaman doğmuş olsaydı şimdi sekiz yaşında olacaktı. Bak, sana bundan sonraki süreci anlatayım.
diyerek yanına gitti kocasının. Gözlerini ondan kaçırmaya çalışan adamın yüzünü tutup, hızlıca kendisine doğru çevirdi.
-Dinle beni!
diye bağırdı.
-Dinle diyorum. Bir süre bana destek olmaya çalışacaksın. Bir yıl, belki iki... Benimle birlikte hüzünlenip, benimle birlikte ağlayacaksın. Epey süre kendini suçlu hissedeceksin. Sonra ne mi olacak?... Dinle diyorum... Bunların hepsini şimdi, şu an olacak gibi hissedebiliyorum. Sonra bir şeyi fark edeceksin; kendi çocuğunun olabileceğini.
Bu cümlenin üstüne basa basa bir kez daha bağırdı.
-Kendi çocuğunun olabileceğini! Benim çocuğum değil, bizim çocuğumuz değil; senin çocuğunun olabileceğini! Bir süre bastırmaya çalışacaksın bu güdüyü. Bana haksızlık yapacağını düşünüp, hissettiklerini gizleyeceksin. Ama sonrasını da biliyorum, hepsini şimdiden görüyorum. Sonra ne mi olacak? Doğurgan bir kadına aşık olacaksın. Evet, olacaksın. Hiç toparlanamayan, seni hep suçlayan benden uzaklaşıp, bir başka kadının kollarında soluklanacaksın. Ve sonra deliler gibi ondan bir çocuk isteyeceksin. Bu muhteşem üçgenin orta yerine bir bebek yerleştireceksiniz sonra. Anlayışlı sevgilin, bu bebeği gizlice senin için doğuracak. Sen evine, yani buraya, yani benim yanıma, rutin bir şekilde gelirken, yosman da çocuğunu büyütecek. Pehhh!!!
Masadaki kadehin içindeki şaraba uzanıp, kafasına dikti.
Kocasının gözlerinin içine, içine bakıp, haykırdı.
-B u n a i z i n v e r m e y e c e ğ i m !... Anlıyor musun bunların hiç birine izin vermeyeceğim. Az sonra.... Az sonra....
Sustu. Adamın gözlerinin içine dikkatle bir daha baktı. Bacaklarının birden boşaldığını hissedip, düşmemek için sandalyenin sırtına tutundu.
Adam bir şeyler söyleyecek oldu. Yine bağırmaya başladı.
‘Az sonra’ diyorum sana. ‘Az sonra!’
-Az sonra her şey bitecek. Ama her şey. Sen... Ben... Bu ev... Gelecek... Yarın... Her şey...
Kocası gözlerini biraz daha açıp, olanların tümünü anlamaya çalışıyordu. Belli belirsiz birkaç cümle söylese de, neler söylediği anlaşılmıyordu. Kadının omuzlarından tutup, soru işareti dolu bakışlarıyla gözlerinin içine bir kez daha baktı.
Kadın bir kahkaha attı. Bir kahkaha daha.
-Telefona gitme, kablosunu kestim. Kapıya da yönelme. Kilitli. Pencereden aşağı atlamayı düşünmüyorsun değil mi? Kimseyi çağıracak kadar vaktin yok, boşuna uğraşma hiçbir şey için vaktin yok. Vaktimiz yok! Bitti! Bitti!
Ağlamaya başladı. Bir yandan sarsılarak ağlıyor, bir yandan, bağırmaya devam ediyordu.
-O kadar insafsız değilim. Sadece sen değilsin gidecek olan. Birlikte gideceğiz. Yemeğin içindeki zehir, az sonra her ikimizin de derin bir uykuya girmesine sebep olacak. Sabaha olmasa da akşama mutlaka cesetlerimizi bulacaklardır. Merak etme, acı çekmeyeceğiz. Dur diyorum sana! Hiçbir şey yapamazsın, ama hiçbir şey. Vaktin yok!
.....
Her şey planlandığı gibi gitmemişti. Ertesi gün değil, bir sonraki gün cesetlerini bulabildiler. İçeri girdiklerinde, salonun orta yerinde birbirlerine sarılmış şekilde yatan kadın ve adamla karşılaştılar. Polisler halı üzerinde kirece benzer tozla cesetlerin izlerini çıkartırken, adamın avucunun içindeki kadının parmakları arasında sıkışmış altın bir madalyon ışıldıyordu. Madalyonun içinden ise, iki siyah beyaz fotoğraf onlara doğru bakıyordu... Yaşanmamış gibi... Hiçbir şey olmamış gibi... Gri, siyah, beyaz renklerde iki fotoğraf.
Leyla AYYILDIZ
|