|
Şu bildik hastane kokusu; yaşama arzusunun, umudun, temennilerin, duaların, varoluşun, hayal kırıklıklarının, acıların, sancıların, tükenişin, yok oluşun kesif kokusu. Doğumun bebek kokusu. Ölümün geniz yakan sarı kokusu. Bir o yana, bir bu yana koşuşturan telaşlı ayakların sesleri. Ve yatakta yatan, tam otuzunda genç bir kadın...
-Ne zaman çıkarım?
-Sizi yarın taburcu edeceğiz. Bir hafta sonra kontrole geleceksiniz.
Beyaz pikenin altından görünen kendi teninde bakışları kayboluyor:
.....
Küçük bir kız çocuğu. On üçünde...
Aynanın karşısında bedenini tanımaya çalışıyor. Vücudu ona türlü oyunlar oynamaya başladı bile. Karşısında artık çocuk değil, genç bir kız duruyor. Boyu annesini geçecek neredeyse. O, kalın beli inceldi, elinde bir mezura göğüs çapını ölçüyor; 80... Daha da büyüyecekler. Dik durup, aynaya bir kez daha bakıyor. Güzel bir kadın olacak, belli.
Kırmızıya düşkün oldu, gözü topuklu ayakkabılarda. Komşu ablanın çaktırmadan verdiği kırılmış bir ruju, siyah bir göz kalemini çantasına attı bile... Aynı komşu abla bir gün onun tırnaklarına oje sürüyor. Babası fark ediyor, çok kızıyor. ‘Derhal çıkaracaksın onları!’ diye bağırıyor. Nasıl çıkarılacağını bilmediği ojeyi jiletle kazıyor. Bir saat sonra babasına parçalanmış tırnaklarını gösteriyor.
Yürürken bakışlar ona doğru dönmeye başlıyor. O da bundan hoşlanmaya... Daha da güzel olmak istiyor. Daha çok dikkat çekmek, daha çok beğenilmek.
Annesi bir gün onu masanın kenarında yakalıyor. O ise ne yaptığını bile bilmiyor, tanımadığı bir duygunun onu sarmalamasıyla bunları yapıyor. Keyif alıyor... Kızıyor annesi ve onu kovalıyor. İkisi de korkuyor. Sonra epey süre ürküyor... Duygularını, dürtülerini bastırmaya çalışıyor. Bedenine küsüyor.
On üçünde... Tarif edemediği duygularla baş etmeye çalışıyor. İlk aşklarını yaşıyor. İlk hoşlandığı erkek; sınıf arkadaşı, sınıfın en çalışkan oğlanı. Göz göze gelmeyi öğreniyor, gözleriyle konuşmayı... Aralarında tatlı bir rekabet var, ondan daha yüksek not alıp, dikkatini çekmek istiyor. Hoşlandığını kimse fark etmesin diye en çok onunla kavga ediyor. Folklor oynuyorlar, ikisi eşleşiyor. Ona dokunmaktan zevk alıyor. Folklor çalışmalarının olduğu günler saçlarını daha güzel tarıyor. Onun okula gelmediği günlerde hüzünleniyor.
.....
On beşinde...
Televizyonsuz bir dünyanın çocuğu o. Gazetelerde dergilerde açık saçık resimler de yok. Onun yaşadığı yerlerde erkeklerle yalnız kalınmıyor, bu konular kızlarla dahi konuşulmuyor. Cinselliği bilmiyor. Bunlar ayıp şeyler...
Bir erkek sınıf arkadaşıyla sokakta karşılaşsa, başını çevirip, görmemiş gibi yapıyor. Selamlaşmaktan ve sonrasında yan yana yürümekten çekiniyor. Başkaları tarafından görülmekten, yanlış anlaşılmaktan korkuyor. Ve bunları babasının duyacak olmasından...
Açık hava sinemasına gidiyorlar arada. Öpüşürken görüyor kadın ve erkeği. Sadece çok kısacık bir anda dudakları birbirine dokunuyor çiftin. Ürperiyor... Sanki onu öpüyorlar, yanakları pembeleşiyor, kızarıyor, utanıyor. Kimsenin yüzüne bakamaz artık, koltukta kaybolmak, yok olmak istiyor...
Akşam eve döndüklerinde odasına kapanıyor. Öpüşme anı aklından bir türlü çıkmıyor. Defalarca anımsıyor, defalarca hissediyor... Yorgun uyuyor...
Hala cinselliği tanımıyor.
O zamanlar kitaplarda da böyle şeyler yazılmıyor. Ya da ona rastlamıyor. Merak ediyor, çok merak ediyor...
On beşinde... Elinde bir dünya klasiği var, okuyor. Bir paragrafta bir şey tarif ediliyor; bulanık anlatımla bir yatak odası sahnesi... Anlamak istiyor, tam olarak yine anlamıyor.
Almanya’dan gelen bir akrabanın ziyaretine gidiliyor. Orada birkaç hafta kalınıyor. Televizyon ve videoyla ilk kez orada tanışıyor. Bir akşam, evdeki gençler bir film izliyor, o ise divanın üzerinde battaniye altında uyur numarası yapıyor. Yarı aralık gözleriyle izlediği filmde çıplak bedenlere rastlıyor, ritmik hareketlerle bedenler birbirine dokunuyor. Utanıyor, sırtını dönüyor, aklı seslerde kalıyor. Şimdiye dek kafasında yarattığı görüntüler ilk kez netleşmeye başlıyor.
.....
On yedisinde...
Hiç erkek arkadaşı olmuyor, eline erkek eli değmiyor.
.....
On dokuzunda...
Birini seviyor. Çok seviyor... Gözleriyle konuşuyorlar aylarca. Sonra oğlan ona yaklaşıyor, bir iki kez kaçamak pastane köşelerinde görüşüyorlar. Oğlanın eli sadece bir kez ona dokunuyor. Parmaklarının üzerine. Kuş tüyü gibi hafif... Teninde izi kalıyor... Tek bir dokunuş...
Sonra oğlan uzaklara gidiyor. Bir süre döner diye bekliyor. Dönmüyor...
O dokunuşu anımsayarak, defalarca kendi bedeniyle sevişiyor. Bir daha hiç erkek arkadaşı olmuyor. Kaçtığından, çok sevdiğinden, unutamadığından da değil, olmuyor işte.
İstemeye gelenler oluyor. Bir kez nişanlanıyor. Nişanlısıyla kısa süreli de olsa arada yalnız kalıyorlar. Hiç birbirlerine dokunmuyorlar. Rüyasında birkaç kez nişanlısının ona yaklaştığını, öpüştüklerini görüyor. Aileler anlaşamıyor. Ayrılıyorlar.
.....
Daha otuzunda...
Daha otuzunda... Hastane kokusu geniz yakıyor.
Kimsenin dokunmadığı, kime ve ne için sakladığını bilmediği bedeninden bir parçasını koparıp alıyorlar. Rahmini...
Bedeninde sadece on dokuzunda eline dokunan oğlanın izi var. Bir de dikiş izleri...
Bunları yaşamayacak bir kızı ise, hiç olmuyor.
.....
Konuştuğumuzda kırkındaydı... Hala aynı izler vardı bedeninde; eline dokunan oğlanın ve dikişlerinin izi...
Bir de yüreğinde kocaman derin bir çizik...
Leyla AYYILDIZ |