Direksiyonu sol eliyle tutup, diğer eliyle konsola doğru uzandı. Kasetlerin altından kolonya şişesini bulup, çıkardı. Avucuna döktüğü kolonyayı yüzüne, boynuna sürüp, biraz ferahladı. Camı araladı. Rüzgar, kolonyanın ıslattığı tenini daha bir serinletti. Artık uykusu açılmıştı. Radyonun sesini biraz daha yükseltti.
.....
Harçlık verilsin diye el öpmek için sıraya girdiği çocukluk günleri geldi hatırına, dedesinin elini öptüğünde, hep bu limon kolonyası kokusunu hissederdi.
Yaşlı adam bir gün ona şöyle demişti; 'Yaşlandıkça çocukluğuma daha yaklaştım evlat. Her şey dün yaşanmış gibi sanki. Orta yaş çağlarında insan hep bir telaşın içinde oluyor; oraya koştur, buraya koştur, onu edin, bunu edinme, ona ulaş, buna ulaşma, zaman öyle su gibi akıp gidiyor ki... Ve gün geliyor, orta yaşlarda yaşananların hepsi silinip, atılıyor. Çocukluğun, ilk gençliğin ise dün gibi hatırına, hatta yanına geliyor.'
Sadece dört yaşındayken babasıyla birlikte kısa süreliğine bir kez gittiği Darende'yi büyüklerinden, gelip giden misafirlerden duymuştu hep. Darende'liydi ataları. Sisler altındaki anılarını düşündü.
Müziği değiştirmek için radyonun kanallarıyla oynadı.
Mastafalar aklına geldi...
Bir kadının olanca sesiyle bağırdığı anı anımsadı; 'Koşun! Tohma'nın karşısındaki mastafalar yıkılmış!'
'Ben de babamın peşi sıra gitmiştim. Mastafalardaki topraklar ilkbahar yağmurlarıyla şişmiş, kenarlarındaki taş duvarların gücü toprakları dayamaya yetmemiş, yıkılmıştı.'
Oraya vardıklarında mastafalar hala büyük bir gürültüyle yıkılmaya devam ediyordu. Bir yandan ellerinde kazma kürekle, taştan yapılmış setleri harıl harıl onarmaya çalışan, birbirlerine seslenen insanların sesleri, bir yandan da hala yıkılmaya devam eden mastafaların gürültüsü ile epey korkmuş olmasına rağmen, bir arı kovanını andıran bu dayanışmayı, küçük kalbinin hızlı atan ritimleri eşliğinde, hayran hayran izlemişti.
Dağlık arazilerde yaşam kavgası veren köylülerin çilesiydi bu. Yağışlar arttığında hep böyle olurdu. Çok eğimli araziler üzerinde toprak kazanmak için, taşlar harçsız olarak üst üste konulur, setler oluşturulurdu. Mastafa denilen bu toprak parçalarına bazen iki üç ağaç bile zor sığsa da, ancak dağlar üzerinde böylelikle kademe kademe ekilebilecek alan kazanılabilirdi.
.....
Cep telefonu çaldı. Çocukluk anılarından sıyrılıp, arayan numaraya baktı; 'Gecenin bu saatinde de olmaz ki' diye söylenerek, telefonu açtı.
- Ne zaman tutuklamışlar?..... Tamam sen git....... Yoldayım. Darende'ye gidiyorum...... Mehmet'in oğlunun düğünü...... Pazartesi gününe ancak dönerim. Telefonum kapalı olacak...... Belki çekiyordur, yine de kapatacağım....... Başımı dinlemek istiyorum, uzun zamandır bunu yapmadım..... Sen halledersin, merak etme...... Tamam, açarsam seni ararım.
Telefonunu tamamen kapatıp, arka koltuğa fırlattı. Bari şu iki gün çarkın dişlilerinden kurtulabilseydi. Davalar, duruşmalar, müvekkiller, savcılar, hakimler, dosyalar, dosyalar ve yıllar, yıllar... Yıllar... Ne çabuk geçiyor... Yıllar.
İnsan büyüdükçe, yaşlandıkça, yanına katıp götürdüğü yaşanmış yılların sayısı arttıkça, geçmişle arası biraz daha açılınca, daha mı özlem duyar en eski günlere?
Çocukluğuna döndü yine. Dedesinin sesi yankılandı kulaklarında:
-Tutmasın diye, bağ çubuğunun ucunu yakarak dikmişler evlat... Osmanlı, Derviş Paşayı yörenin iskanı ile görevlendirmiş, göçebe yaşayan Türkmenleri yerleşik hayata geçirmek istemişler. Tarıma teşvik için, üzüm bağı çubukları dağıtmışlar. İskana karşı çıkan Türkmenler ayaklanmış. Bağ çubukları; bağlılığın, kök salmanın simgesi. Onların ruhları ise göçebe, duramazlar bir yerde. Tutmasın, büyümesin diye bağ çubuklarının uçlarını yakıp, öyle dikmişler.
.....
'Önce Adana Kadirli'ye göçmüş atalarım. Sonra yanlarından ayrılıp, hukuk okumak için Ankara'ya gelişim ve sonrasında hep Ankara'da geçen yıllar...'
Bunca yıl sonra Malatya Darende'yi görecek olmak ona heyecan veriyordu. 'İyi ki Mehmet oğlunun düğününü orada yapmaya karar vermiş' diye düşündü.
.....
Güneş doğmaya başladığında Darende'ye yaklaşmıştı. Böyle uzun yolculukların uykusuz sabahlarında olduğu gibi, yine ağzının içinin acılaşmış, cildinin uykusuzluktan gerilmiş olduğunu fark etti. Yorulmuştu. Alaca göğün altındaki manzarayı, arabadan inip izlemek istedi. Yol kenarındaki bir çeşmenin yanında arabasını durdurdu.
Dağlardan gelip, şarıl şarıl akan buz gibi suyla elini yüzünü yıkadı. İki avucunu birleştirip, içine doldurduğu sudan kana kana içti. Temiz havayla ciğerlerini doldurdu. Ne kadar güzel görünüyordu her şey. Çatlayan toprakların arasından sağa sola koşuşturan karıncaları izledi bir süre. Uzaklara daldı.
....
Mehmet'in evini bulması hiç de güç olmadı. Böyle küçük yerlerde düğün evleri ne de kolay bulunur. Günlerce süren düğünün sesinin geldiği, insanların gittiği yere yönelmek yeterli. Malatya karayolunun hemen yanında, bir tepe üzerindeki en az yüzelli senelik, on-onbeş odalı bir konaktı burası...
Mehmet de tıpkı kendisi gibi yıllardır Ankara'da yaşıyordu. Okul arkadaşıydılar, hemşehri de oldukları için, birbirlerine sıkıca bağlanmışlardı. Öğrenciliklerinden sonra da birbirlerinden ayrılmamış, tüm meslek hayatları boyunca, iki avukat olarak birbirlerine destek olmuşlardı. Tohma Çayı kenarında kayısı, dut, vişne, kiraz ağaçları görünüyordu. İçini daha bir heyecan kapladı.
Mehmet onu kapıda karşıladı. Hoş beş ettikten sonra, dinlenmesi için ayırdıkları odaya çıkardılar. Valizlerini yerleştirmesine yardım ederken:
-Bizim buralarda misafirini iyi ağırlamayana ceza verilir. Düğünlerde çevre yörelerden gelen misafirler, komşu evlere yerleştirilir. Eğer misafir; kaldığı evin kendisine gösterdiği ilgiden şikayetçi olursa, Düğün Kahyasına bildirir. Kurulan mahkeme ile ilgisiz ev sahipleri cezalandırılır.
dedi, gülümseyerek Mehmet.
-Mahkeme mi? Bana mahkeme demeyin de, ne derseniz deyin. En baştan söyleyeyim; 'kimseden şikayetim yoktur'.
Gülüştüler.
Birkaç saat uyuyup yol yorgunluğunu üzerinden attı. Uyandığında büyükçe bir sofra kurulmuş, etrafına toplanılmış, öğlen yemeği yeniliyordu. Baş köşelerden biri ona açıldı. Kurbanlar kesilmiş, tutulan aşçılar nefis yemekler pişirmişti. Düğünün geleneklere göre yapılmasına dikkat ediliyordu. Tatlılar yenildi, cam sürahilerde şerbetler dağıtıldı. Sürahilerin kiminde pembe tülbent, kiminde mavi tülbent bağlıydı. Rengini gökten almış olan turkuvaz mavisi kutsallığı, pembe ise mutluluğu simgeliyordu.
Düğünün başlamasının işareti olan bayrak çoktan kaldırılmış, bayrağın ağacına elmalar dikilmiş, nişancılar birbirleriyle yarışarak, elmaları vurmaya çalışmışlardı bile. Yemek boyunca kimlerin elmayı vurabildiği konuşuldu, sohbetler edildi.
Kahveler içildi, kahve fincanlarının içine saklanılan yüzüğü bulma oyunu oynadılar. Gün batımında kapı önüne çıkılıp, ateşler yakıldı, davul zurna eşliğinde sinsin oynandı, halay çekildi. Daha sonra gençler güreşip, birbirleriyle yarıştılar. Damat ile sağdıcın oturduğu sandalyeye oturmamaya dikkat ediliyordu. Bunun cezası ağırdı.
Herkes toplanıp, seğmen yürütme havası eşliğinde kız evine doğru yola çıktı. Kız evinin erkekleri onları kapıda karşıladılar. Oğlan tarafını içeriye almayıp, 'kapı kilitli' denildi. 'Kapı Kiti' adı verilen bahşiş alınmadan kapı açılmadı. Kadınlar kına yakmak için içeriye girdikten sonra, erkekler erkek evindeki eğlenceye tekrar geri dönmek üzere yola çıktılar.
Yol boyunca Mehmet ile sohbet ettiler.
-Dört yaşımda babamla buraya geldiğimizde, nerede olduğunu anımsamadığım bir yerde, toprak bir damın altında gündüzleri kapalı tutulan, simsiyah, çok iri, vahşi bir köpek vardı. Üzerindeki delikten ona yal verirlerdi. Geceleri ise dışarı çıkarıp, salarlardı. Tüm çocuklar ondan çok korkardı. Hala karanlıklarda o köpek aklıma gelir, hala korkarım. Buralarda mıdır?
Mehmet, sesli bir şekilde güldü. 'O yoktur ama torun torunu benekli, onu tanıyorum.' Kahkahalarla güldüler.
-Dedenlerin evini görmeye ne zaman gideceksin?
-Dönüşte uğramayı düşünüyorum.
.....
Gece yarılarına kadar eğlence devam etti. Bu sırada ona eskiden yapılan bayrak karşılama töreninden bahsettiler:
Türk töresinde bayrak kutsaldır. Divan-ı Lügatit Türk'de 'Badrak' biçiminde yazılan bayrak sözcüğü, savaşlarda kullanılan ve ucuna bir ipek parçası takılan mızrak olarak açıklanırmış. Evlenen kişinin düğününe de bayrak dikmeyle başlanılırmış. Bu bayrak, seğmenlerden birisi tarafından alınarak, düğün alayıyla beraber kız evine gidilirmiş. Her iki düğün alayı karşılaştıklarında, bayraktarlar birbirlerini selamlamak için bayraklarını paralel şekilde uzatıp, sorular sormaya başlarlarmış. Bir tür sınavmış bu. Bunun için bayraktarlar en bilgili kişilerden seçilirmiş. Eğer oğlan tarafının bayraktarı sorulara doğru yanıt veremezse, düğün alayı cezalandırılır, köye sokulmazmış. Ancak kız tarafına verilen büyük bahşişlerle köye güçlükle girebilirlermiş. Bir kişiye beddua etmek için 'Bayrağın dikili kala' diye ondan denilirmiş.
Sabah olduğunda, kız alma töreni için hazırlıklar yapılmaya başlandı. Yeniden kız evinin önüne varılıp, gelin alındı. Bir atın üzerine bindirilen gelin, tüm alayla birlikte erkek evinin önüne getirildi. Evin önüne vardıklarında gelin attan inmedi. Bunun üzerine; damadın annesi babası, kıza çeşitli hediyeler vermeyi taahhüt ettiler. Gelin eşiğin önüne gelince ayağının altına tahta bir kaşık konuldu. Gelin ayağıyla bu kaşığa basıp kırdı. Yüksekçe bir yerden topluluğun üzerine şeker ve para atıldı. Daha sonra gelin eve alındı.
Düğünün her detayını dikkatle izliyordu. Ne çok gelenek unutulmuştu! Hele ki büyük kentlerde.
.....
Muhteşem düğün sonra erdikten sonra, ayrılma günü gelip çattı. O sabah, dışarıdan gelen cırcır böceği sesleriyle gözlerini araladı. Sessizliği, sessizliği yaran cırcır böceği sesini ve onlara karışan kuş seslerini uzun süre dinledi. Ayağa kalkıp pencereyi açtı. Tohma Çayına uzun uzun baktı. Üzerlerindeki meyvelerin ağırlığından dallarını yere kadar indirmiş cömert ağaçları izledi. Ayrılık vakti gelmişti.
O buralarda hiç yaşamamış olsa da, atalarının köklerinin hala bu toprakların altında olduğunu ve toprağı iyice sardığını, bir kez daha duyumsadı. Kökler kurumaya, tamamen yok olmaya yüz tutmuştu. Birden gözlerinde bir parlaklık belirdi, yüzüne ışıltılı bir gülümseme yayıldı. Kurumak üzere olan bir kökün üzerinden yeniden açan, yeşil, taze bir filizin canlılığıydı bu.
.....
Kahvaltılarını ettiler. Valizlerini alıp, vedalaştı. Ankara yoluna çıkmadan önce Darende çıkışındaki büyük dedesinin evine uğrayacaktı. Mehmet'ten evin tarifini istedi. Onunla gelmeyi teklif ettiler, kabul etmedi. Yalnız gitmek, atalarının geçmişiyle baş başa kalmak istiyordu. Düğün evinden ayrıldı.
Darende'den uzaklaşırken, kökleri sağlam olan ağaçların daha güçlü olduğunu ve daha uzun yaşadığını bir kez daha duyumsadı. Yok olmaya yüz tutmuş geleneklerini, yeniden yaşatmaya yönelik kendi kendine sözler verdi.
.....
Büyük dedesinin evine yaklaştıkça heyecanı artıyordu. Bir kartal heybetinde duran evi uzaklardan fark ettiğinde, arabayı yavaşlatıp dikkatle baktı. Uzun süre izledi.
Yaklaştıkça evin harap durumunu daha da fark eder oldu. Ev; içinde kimsenin yaşamadığı bir harabe haline gelmiş, metruk durumdaydı. İçi titredi. Bakımsızlıktan yıkılmak üzere olan, ama hala yılmamış, birbirlerine sırt verip, destek olan ahşap payandaları izledi.
Arabayı durdurdu, ağır adımlarla eve yaklaşırken, artık elleri de titriyordu. Bahçeye göz gezdirdi. Bakımsızlıktan kurumak üzere olan onlarca ağaç, yaşam mücadelesi veriyordu. Yarı canlı bu ağaçlardan, sabah kahvaltısı için yemiş aramaya gelmiş kuşların cıvıltısı, bir yandan Tohma Çayının şırıltısı ve rüzgardan ileri geri sallanan kuyunun çıkrığının sesinden başka hiçbir ses işitilmiyordu.
Orada öylece uzun süre kaldı. Çömelip bir ağaç kütüğünün üzerine oturdu. Yer yer kırılmış camların arasından görünen evin odalarını izledi. Burada hangi hayatların, nasıl yaşadığını gözünde canlandırmaya çalıştı. İki kanatlı ahşap kapının üzerindeki, paslanmış asma kilide gözü takıldı.
Bir güvercin, kanatlanıp, kırık camların arasından fırlayıp, uçtu.
Başını iki elinin arasına alıp, kendi köklerini izlerken, uzaklardan, çok uzaklardan gelen bir türkü sesiyle irkildi;
'Yüce dağ başında yayılır yılan, Göç etmiş hanesi de evleri viran.'
Bu sözleri duyduktan sonra, artık gözyaşlarını tutamadı. Sarsılarak ağlıyordu.
.....
......Paylaştığı öyküsünden dolayı, Av. Adnan PAKSOY'a teşekkürlerimle...
Leyla AYYILDIZ
|