|
Dr. Şeref Oğuz'a...
- Evet, bir bardak daha istiyorum, teşekkürler... Şerefe...
Özlemez miyim hiç seni, hem de nasıl özledim. Evet, sesim çıkmıyor epeydir, aramıyorum. Bu, unuttuğum anlamına gelebilir mi? Unutmam mümkün olabilir mi? Sen ki, sen ki benim 'yüreğimin yazarı'...
Bir kitap okumaya başladım; Paulo Coelho'nun 'Şeytan ve Genç Kadın'ı... Önsözünde bir pasaj var, bir saniye çantamdaki not defterine o pasajdan bir şeyler karalamış olmalıyım, oradan okuyalım... Tamam işte burada;
'... aşkla, ölümle ve iktidarla ansızın karşı karşıya kalan sıradan insanların bir hafta içinde yaşadıkları anlatılır. İnsanda olsun, toplumda olsun köklü değişikliklerin çok kısa zaman dilimlerinde gerçekleştiğine inanırım. En beklemediğimiz anda hayat, cesaretimizi ve değişim arzumuzu sınayacak biçimde meydan okur bize. Demek ki ortada hiçbir şey yokmuş gibi davranmanın bir yararı yoktur ya da hazır olmadığımızı söyleyerek mazeret aramanın... Hayat, bize meydan okurken beklemez. Hayat geriye bakmaz. Bir hafta, alınyazımızı kabul edip etmemeye karar vermemize bol bol yetecek zamandır!'
Bir hafta... Bak o da, 'bir hafta' diyor. Tam bir hafta...
Ne kısa bir süre değil mi? Karar verecek kadar yeterli ve uzun, veremeyecek kadar yetersiz ve kısa. Hangisi?
Hayat ne diyor? 'Ya herro, ya merro, seç birini!'
En iyi sen bilirsin benim bir haftamı. Kuytularına sığındığım günlerimi. Makinistin makas değiştirip, değiştirmeye karar vermek zorunda olduğu bir haftalık zaman dilimimi. Ahh, küçüktüm o zamanlar, çok küçük; tam 17'imdeydim. Evet, tam 17... Sen kaçtın? Biliyorum 30...
Sınanma sırası bana gelmişti. Ömründe kaç kez sınanır insan? Bir? İki? Üç? Yeterince? Dayanabileceği kadar? Ufff, büyüdüm hala bunu yanıtlayamıyorum.
Bazen, düşülen karanlıktan kurtulmaya bir dost ıslığı yardım eder… Nasıl mı?
.....
Kendimi ve seni anlatan bir tablo çizmem istenseydi, şöyle bir tablo çizerdim:
Pirinç başlıklı bir karyolanın üzerinde genç bir kadın uzanmış.. Beyaz bir gecelik var üzerinde, ter içinde. Yüzü karman çorman. İfadeleri tam olarak seçilmiyor. Karışık, çok karışık. Acı ve çok çok hüzün gölgelendirmiş yüzünü. Her duygudan biraz taşıyor. Merhamet? Evet... Endişe? Evet... Şaşkınlık? Evet... Sevgi? Çok karışık... Korku? Evet, evet, çok evet!
Tablodaki pirinç karyola bir odanın içinde değil, açık havada, dışarıda.
Nasıl bir yerde? Tam seçilmiyor. Karanlık bir boşluk var ve tam ortasında ise, karyola...
Yatağın üzerini tamamen sarmış karanlık, beyaz gecelikli kadının üzerini kaplamış. Gökyüzü kızgın, çok kızgın. Çok öfkeli... Şimşekler çakıyor. Kadın ter içinde, kadın korkuyor. Kadın çok acı çekiyor.
Kadın bakışlarını bir noktaya kilitlemiş... Tablonun sağ tarafındaki belli belirsiz bir aydınlığa doğru yönelmiş bakışları...
Ben de dikkatle bakıyorum şimdi o aydınlığa; Kemerli, açık bir kapı var, çok dar. Evet, daracık. Geçilemeyecek kadar dar, geçilebilecek kadar geniş. Kadına göre çok dar. Ya da? ... Çok dar işte...
Ne mi görünüyor kapıdan?... Işık... Çok ışık... Çok aydınlık... Renkler belli belirsiz, tüm çiçek renkleri karışıp, beyaz renk olmak üzere. Beyaz renk içinde eriyen çiçek renkleri... Lila, mavi, yeşil, mor, sarı, evet papatya... En çok papatya, bir de gelincikler...
Dikkatle bakmaya çalışıyorum hala, daha ne var diye...
Bir adam seçiyorum. Ahh, evet bir adam. Kadını görüyor, kadına doğru bakıyor. Bir ağaç var yanında çok büyük. Ağacın üzerinde bir ev var. Ağaç ev... Ağacın gövdesine yaslanmış adam... Ayakta... Bir dizini kırıp, ayağını diğer ayağının yanına çekmiş. Adamın üzerinde beyaz bir golf pantolonu ve beyaz bir süveter var. Evet, seçiyorum.
Adamın beyazları da diğer tüm beyazlara karışmak üzere. Her renk beyaza doğru akıyor. Adamın bakışlarında ne mi var? Onun bakışları da belli belirsiz. Duruşu dik, çok dik, kendinden emin. Bir eli ileriye doğru uzanmış, bulunduğu tarafı gösteriyor, sanki bir şey anlatıyor...
Kadını izliyor. Sanırım ıslık çalıyor adam, kadın ıslık sesini duymuş sanki ve o yönü öyle fark etmiş.
Kadın kan ter içinde.
Kadın hareketlendi... Tablo yaşamaya başladı. Tablo gerçeğe dönüşmeye başladı.
Şimşekler hala çakıyor, siyahın içinde öfkeli kırmızılar daha da yoğunlaştı. Yatağın üzerini daha bir kapladı siyah. Her yer siyah olmak üzere… Uff çok, çok kızgın yaşam.
Kadının uzun beyaz geceliği, bol bir gecelik. Çok masum. Tertemiz... Belli; kadın çok masum... Karanlığın aksi hala vuramıyor tenine. Bembeyaz...
Kadın çok yorgun. Ayağa kalktı ve yeterli gücü kendinde bulamayıp, yatağın yanına düştü, diz çöktü. Bak gördün mü, sendeledi. Başını yatağa yasladı. Gücü yok, hiç yok. Kalkamaz.
Adam ıslık çalıyor.
Şşt sus! Islık çalma... Gücü yok, kalkamaz!
Adam hala ıslık çalıyor...
Şşt suss! Kalkamaz, dedim ya!
Kadın kafasını kaldırdı yeniden, yine aydınlığa, ışığa doğru yöneldi bakışları.
O tarafta tüm renkler beyaza dönmek üzere, sanki tüm renklerin karışıp, bembeyaz olması için kısa bir süre kalmış gibi... Ya tüm renkler karışıp, bembeyaz olacak ve orada öylece, sadece tablonun bir parçası olarak kalacak. Ya da, ya da.... Ya da tüm renkler, eğer kadın o kapıdan geçebilirse, beyaza yakın parlaklıkta ama kendi renklerinde kalacak... Böyle bir şey...
Kadının bulunduğu taraf iyice kararmakta. Sadece çok kızgın gökyüzü, kırmızılarını şiddetle çakıyor.
Kadının başı yine düştü. Çok, çok yorgun... Kalkamaz!
Şşşşt suss, ıslık çalma!
Nedir çaldığın melodi? Bir cenaze töreni şarkısı mı? Bir doğum şarkısı mı? Yoksa özgürlüğün şarkısı bu mu? Ah, kim bilir...
Ama çok güzel olduğu kesin!
Kadın dinleniyor. Kalk artık be kadın! Kalk!!! En güçlü olduğun günleri hatırla. Çocuğunu doğurduğun günü anımsıyor musun? Düşün... Ya gittiğin cenaze törenlerini?... Akacak kanın mı kalmadı? Hadi oradan! Kaldır kafanı, kaldır!
Kapı çok mu dar? Nereden biliyorsun ki? Oysa, geçilemeyecek kadar dar, geçilebilecek kadar geniş. Yaklaştın mı yanına? Kalk ve oraya git! Bak, tüm renkler beyaz olmak üzere, belki de çok az vakit var. Renkleri kendi rengine kavuştur. Anahtar senin elinde… Hadi!!!
Hadi!!!
Huh! Tanrım sonunda!... Kadın kapıya yöneldi. Sürünerek de olsa yürüyor. Ne demişti Seneca? 'Yüreği yılmayan savaşçı, dizleri üzerinde savaşır'. Kadın arada sendelese de, yürümeye başladı. Çok ta susamış... Çok bitkin... Yüzü biraz renklenmeye başladı, şimşeklerin kırmızı aksiyle karışık, az pembe...
Kapıya yaklaştı, çok yaklaştı. Göz alıcı bir parlaklık var. Gözleri çok kamaştı. Elleriyle gözlerini kapattı. Canını acıtacak kadar parlak bir ışık...
Ellerini araladı. Karanlıktan çıkan gözleri, ışığa alışmaya başladı. Yaklaştı kapıya. Daha da, daha da... Daha da...
Ahh, geçti! Evet, evet geçti! Allah'ım, sen ne büyüksün!!!
'Dar kapıdan geçmeden güneş görülmez'...
Renkler kendi rengine döndü. Mor, lila, yeşil, pembe, sarı, şimdi en çok mavi! Mavi? Adam mavi rengi çok seviyor...
Adam ıslık çalıyor, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme! 'Başardın!' diyor.
Kim başardı?
.....
Ahh, gerçek gibi yaşadım anlatırken, yeniden yoruldum. Bir bardak su içmeliyim...
Şerefe…
Sana söyleyeceğim aslında sadece şu idi:
'Teşekkür ederim.'
Leyla AYYILDIZ |